Flying Balloons

July 14, 2010

Kocam bir mühendis (eyvah!…mı? oh ne rahat!…mı?)

Filed under: Uncategorized


Yazının giriÅŸinde okurlar için bir uyarı…Kocası mühendis ama ÅŸu an satış pazarlama iÅŸinde, ya da kocası mühendis ama üniversiteden beri zaten mühendislikten hazetmemiÅŸ kocalar bu yazının içeriÄŸine dahil deÄŸiller…

Benim bahsedeceÄŸim koca kategorisine dahil kiÅŸiler;  baya baya mühendislik canavarı, mühendis olmaktan gurur duyan ve iÅŸi de mühendislik yapmak olan kiÅŸiler…(ie: benim kocam)

Evet buraya kadar geldiyseniz kocanız/erkek arkadaşınız bu kategoriye dahildir diye varsayıyorum vee baÅŸlıyorum özellikleri sıralamaya…1. Her alet edevatın nasıl çalıştığına dair bir fikirleri vardır:

Bu iki yolla mümkündür:

a: Zaten bu aleti daha önce bir söküp geri takmışlıkları vardır

b: Simply, aletin kılavuzunu/kullanma talimatını okurlar (direk olaya atlamazlar)

Bunun hayatımıza etkisi:

(+) (oh ne rahat): Etrafımızdaki teknik alet edevatlar için endiÅŸelenmemize gerek yoktur, kocamız hızır gibi yetiÅŸir ve sorunu çözer

(-) (eyvah) : Sözkonusu alet edevat mühendis kocanızın suyuna gitmez de arıza çıkarırsa (hem mecaz hem gerçek anlamda) iÅŸten anlayan birini çağırmak için çok geçtir.

2. Kararlar her zaman birden fazla alternatif arasından ve hepsi ayrıca değerlendirerek verilir:

Hayat mühendis kocalar için alternatiflerden oluÅŸur, karar alınması gereken bir konu varsa mutlaka birkaç seçenek arasından en iyisi, uygunu seçilerek karar verilir.

Bunun hayatımıza etkisi:

(+) (oh ne rahat): Karar anlarında optimize kararlar verilir, hangi seçeneÄŸin ne için seçildiÄŸi açık ve mantıklı bir nedene dayanmış olur, gözünüz diÄŸer alternatifte kalmaz.

(-) (eyvah): Söz gelimi mor renkte bir eÅŸya, x, y, z alınmasını istediÄŸinizde bunun sebebi e çünkü ben öyle istiyorum ya da içimden öyle geldi, ruh halim bu rengi iÅŸaret ediyo filan gibi ÅŸeyler olamaz. BaÅŸka alternatifler arasında morun neden o eÅŸya için en uygunu olduÄŸunu çeÅŸitli argümanlarla kanıtlamanız gerekir. Kanıtlarsanız (gerçekten bunu baÅŸarırsanız) canı fedadır.

3. Geç olsun güç olmasın felsefesi esastır.

Bunun hayatımıza etkisi:

(+) (Oh ne rahat): güç olmaz

(-) (Eyvah): geç olur

diye liste devam eder fekat genel olarak eyvah mı oh ne rahat mı olacağı her ÅŸeyde olduÄŸu gibi kadına (bu yazıyı okuduÄŸunuza göre yani size) baÄŸlıdır. Bu arada siz de eÄŸer bir mühendisseniz (yine baÅŸta dediÄŸim tanıma uyan cinsten), oof feci sıkıcı bir birlikteliÄŸiniz var diye hayal ediyorum nedense.

Yine de en güzeli mühendis bir adam ve mühendislikten alabildiÄŸine uzak ama maharetli (eyvahları oh ne rahata çevirebilecek miktarda mümkünse)  bir kadının maceralı birlikteliÄŸidir bence.  Full stop.

(www.yazmatahtasi.com) 

July 9, 2010

Artık daha güzel bir blogum var!

Filed under: Uncategorized

Ey bu haberi okuyacak bir avuç insan: Yazılarımı artık yazmatahtasi.com adlı blogumda (thanks to koca) daha derli toplu,ÅŸeffaf bir ortamda yazmaya devam edeceÄŸimdir. For your infodur.

 Giriniz, çıkınız, bi bakınız: yazmatahtasi.com 

June 16, 2010

zaytung.com vs hurriyet.com?

Filed under: Uncategorized

Valla her ikisinin de benim tarafımdan haber sitesi kategorisinde tıklanma oranlarına bakınca acık ara zaytung.com oldugunu soyleyebilirim.

Bu kadar birebir karşılaÅŸtırma bittabi pek dogru deÄŸil fakat benim acımdan zaytung.com’dan; hurriyet.com’da oldugundan daha verimli, keyifli ve net ÅŸekilde gundemi takip edip haber alabiliyorum. Bu gerçeÄŸi de hurriyet.com’un koskocaaa hurriyet.com olmasından (kose yazarlarını ayrı tutmak lazım tabi) dolayı gizleyecek deÄŸilim!

Gerçek gündem diye bir sey var mı bilemiyorum, herkesin kendi gundemi kendinedir sonucta ama varsa da zaytung.com’un gundemi bana mevcutlar içinde (internet gazete sayfaları) en gercek-samimi-direk gundem olarak gorunuyor. Nitekim çağımızın vebası unsamimiyetness.

Pek içler acısı ama artık en azından neden eskisi kadar internetten gazete takip etmiyorum sorusunun yanıtının (içeriÄŸi guncellenir guncellenmez zaytung.com’a giriÅŸimden) benden kaynaklanmadığını görmek beni pek mutlu etti.

En guncel top zaytung 5 haberleri:

Suriye İle Harita Krizi Bitmiyor, Bu Sefer Bizi Komple Unutmuşlar!

Kanal D Ekranlarına Yeni Bir Uyarlama Dizi Daha Geliyor: Das Kapital!

Töre Cinayetleri Brezilya’yı Sarsmaya Devam Ediyor

Parti Kapatmada Bürokrasi Engeli Teknolojiyle Aşılacak

Milli Birlik ve BeraberliÄŸe İhtiyaç Olmayan Günler KesinleÅŸti


 

 

 

 

 

June 10, 2010

Yogurtistan_”Bugün Türkiye’de bir sanal dunya kolay kurulmuyor beyler bayanlar” konulu yazı

Filed under: Uncategorized

Åžuan çok tarihi bir an yasıyorum sevgili uzuuun zamandır ultramultinasyonel ÅŸirketimin yoÄŸun iÅŸleri yüzünden ihmal ettiÄŸim blogum.

Efenim bildiÄŸiniz (ya da bilmediÄŸiniz) gibi sevgili akıl küpü kocam 3 senedir turkiye’nin bu iÅŸlerle ugrasıyorsanız tek çalısılabilecek yazılım/oyun/bilgisayar ÅŸirketi Yogurt teknolocilerinde kulaga, akla mantıga ideallere hos, beyine ve gozlere güç gelen bir sanal dunya projesinde çalışıyor… ve ÅŸuan 02.06.10, saat 21.36 itibariyle ben de ÅŸirket dışından ilk insanlardan biri olarak bu sanal dunyaya adımımı atıp sevgili karakterimle o dukkan senin bu dukkan benim gezme gorme, dukkan sahipleriyle gorusme serefine nail oldum:)

Karışık duygular içerisindeyim, fakat bir hayli mutlu ve gururlu hissettiÄŸimi söyleyebilirim:)

Nitekim hikayenin başı çoook eskilere dayanmakta, ÅŸöyleki;

ben ile ÅŸimdiki kocam o zamanki hos cocuk sevgilim universitede çıkmaya baÅŸlarız. İdeallerin uçsuz bucaksız; boÅŸ zamanın (ÅŸimdiye kıyasla) gırla; yapılacak ÅŸeylerin çok; kafa patlatılacak çok mühim ve buyuk meselelerin bol olduÄŸu yıllardır…

Åžu hayatta iÅŸ bakımından tam olarak ne istediÄŸini bilmeyen (yazı yazmak dışında) fakat son derece meraklı, heyecanlı, duygusal, dunya meselelerine aklı yettiÄŸince akıl yoran, okuyan eden, bunun dışında hareketli, çalışkan bir genç olan ben karşısında; baÅŸtan beri (ilkokul) bilgisayar mühendisi olmayı kafaya koymus, üniversitede bilgisayar muhendisliÄŸi okurken de oyun sektorunde çalışmayı kafaya koymus, yani  hep ne istediÄŸini bilip ona göre adımını atan bir genç…

Bu genç tee universite yıllarından oyun sektoru ile ilgili neler yapılabileceÄŸini, ideallerine nasıl ulaÅŸabileceÄŸini arastırır tarastırır. Bi yandan hayat akıp gider, gsm ÅŸirketlerinde staj yapar, tr’nin een böyük bankasının yazılım bölümünde harıl harıl çalışmaya baÅŸlar, oyun sektorunde çalışmak o zamana ve sartlara göre hayli uzak bir ihtimaldir.

Sonra Yogurt diye bir ÅŸirketten bahsetmeye baÅŸlar, biraz biraz ÅŸirketin amaçlarından, yapmak istedikleri sanal dunya projesinden konusmaya baÅŸlar çoktaan etki alanına alıp evlendiÄŸi kolejli kıza ve kız da inanır bahsettiklerine…karar anlarında, rasyonelliÄŸin çalışmadığı yerde içinden gelen sese guvenmesi gerektiÄŸini daha once deneyimlemiÅŸtir. Nitekim etrafın tüm ne yapıyor bu çocuk koca bankayı bırakıp ÅŸeklindeki heyhulalarına raÄŸmen girer Yogurt’a.

Sonra arkasından gelsin çılgınca çalışmalar, dunyada olmayan bir teknoloji yaratmanın gazıyla harcanan onca emek, kullanıcılara daha da kolay gelmesi, daha hızlı olması, second life gibi girmesi zor, oynaması zor bir ortam olmaması, bir yerden sonra tıkanıp kalacak, facebook, google gibi reklam ÅŸirketine dönüÅŸmek zorunda kalmayacak bir iÅŸ modeli kurgulanması, en iyisine ulaÅŸmak için 2 boyut-3 boyut tartısmaları vs derken deÄŸiÅŸtirilen planlar, yapıp yeniden bozmalar, etraftan gelen "böyle bir ÅŸey türkiyede boyle ufak bir ekiple mumkun deÄŸil diyorum kardeÅŸim, dee-yiil" ÅŸeklindeki gaza getirici motivasyon cumleleri, uyumlu ekip kurma zorlukları, belli periyotlarda bakalım yatırım devam edecek mi endiÅŸesi ama her seferinde artarak devam eden yatırım, velhasıl her ÅŸeye raÄŸmen sürekli devam eden bir kararlılık. 

Kısaca turlu turlu emeklerle ortaya çıkarılmış bu teknolojiye durup ÅŸapka çıkarıyorum.

Peki tamam çoook zahmetlerle yaratılmış bir durum var yazının burasına kadar herkesin okuyup anladığı üzre…De olay nedir? Ünlü corporate deyiÅŸle: what’s in it for me?

Hem büyük ÅŸirketlerin hem bir hüneri olan bireylerin (thanks to internetin gücü) kolayca dukkan acıp mallarını gerçek talep sahiplerine ulaÅŸtırabileceÄŸi bir sanal dunyadır bu. 

Bu ikisinden  biri deÄŸilseniz de basitce benim yaptıgım gibi o dukkan senin bu dukkan benim gezip tozup arkadaslarınızla sohbet muhabbet edip, bakkal tahsin çokomel amcadan "bir gofret, bir çiklet bir de çikolata" alabileceÄŸiniz, kafede fal baktırıp kafe sahibi abiye payet’in spesiyalitelerini tadacağınız, lisede atari salonlarından çıkmayan fakat suanda beyaz yakalı bir çalışan olarak bunu yapamayan biriyseniz galakside insörtkoyin’den koyin alıp envai çeÅŸitte oyun oynayabileceÄŸiniz ve bol bol sosyalleÅŸeceÄŸiniz eÄŸlenceli %100 türk üretimi eÄŸlenceli bir ortam…

Ortamın daha da nasıl ÅŸenleneceÄŸini ve olacakları ben de herkes gibi heyecan, mutluluk ve gururla takip etmekteyim…

yogurtistan/facebook.com

Israrla giriniz, çıkınız, izleyiniz…

 

 

 

 

November 30, 2009

kapadokyada balon turu - ballooning hali

Filed under: Uncategorized

İnsan neden para kazanmalı? 

Sorusunun yanıtına verilecek klasik yanıtların yanına mutlaka kapadokyada balon turu yapmayı da ekliyorum huzurunuzda….

İnsan oÄŸlunun yüzyıllarca uçma tutkusu uÄŸruna yaptıklarını anlıyorsunuz balon turu esnasında, öyle keyifli bir aktivite…

Gezilen, görülenlere yatay eksen dışında bir de dikey eksenden (yaklaşık 600-700 metre civarından) bakmanın verdiÄŸi dayanılmaz hafifleme hali, bir de baktığınız yer yılllaaaar yıllar önce lavların, rüzgarların yalaya yalaya ÅŸekillendirdiÄŸi güzelim kapadokya coÄŸrafyası ise, deÄŸme keyfime…

Bunların dışında bloga da adını veren ballooning hali çok mühim, balon turu esnasında insan otomatikman (bu da çok mühim bi kelime) ballooning haline giriveriyor, bu halle insanda ne dert kalıyor, ne tasa, ne proje deadlineları, ne dengelenmeye çalışılan iliÅŸkilerin çözülmez yumakları, huzurlu, neÅŸeli, eÄŸlenceli bir haller geliyor insana…ve sevinçle yazmaya baÅŸlıyor :)  

Yaklaşık 150-200 Euro civarında olan fiyata deÄŸer mi diye düÅŸünmeden direk girin olaya derim, 3 vakte kadar çok faydasını göreceksiniz, bak demedi demeyin…

Tanıdık biri ayarlasın mümkünse, fiyatta 20-30 euro da olsa bi iyilik yapıyorlar öyle olursa…Amanın çok soÄŸuk olur yukarsı, donarım ben filan demeyin, Kasım sonunda bile çıksan (örn: biz) yanan alevin harı bile bünyeyi ısıtmaya yetiyor…aman emniyet falan da demeyin pilotlar artık piÅŸmiÅŸ, gayet deneyimli, kontrollu ilerliyor her ÅŸey… 

Velhasılı kelam, çok müthiÅŸ bir deneyim balon turu olayı, ve genel olarak ballooning hadisesi…ölmeden kapadokyaya gidip yapılacaklar listenize alın, (önce böyle bir liste yapmanız gerek tabi) bak yaÅŸlanıp da türlü türlü alzheirmerdır, parkinsondur, kalptir, tansiyondur hastalıklarla uÄŸraÅŸmaya baÅŸlayınca çok üzülürsünüz yapmazsanız, ben soyleyim de:))

ha bi de sevdiceÄŸinizle yaparsanız iliÅŸkinizin ömrünü uzatırmış balon turu (her ne kadar bunu ben uydurduysam da canı gonulden inandığım için öyle olacağını düÅŸünüyorum)…

Daha ne diyim, hadi hemen balona 1-2…

 

 

 

 

 

July 6, 2009

tuketici kral mı oldu, tekeller dize mi geldi?

Filed under: Uncategorized

hiiiç de sanmıyorum efenim, baÅŸtan söyleyeyim…

en baÅŸta hep beraber biz inovatif ve idealist gencler olaraktan sevindiydik bu internet ÅŸeysine…aman herkes tüm dunyayla connected oldu, internet sesini duyuramayanların sesi oldu, herkes kendi gundemini kendi olusturup tüm dunyanın 256bin internet kullanıcısına duyutturabiliyor, tuketici kral oldu, aman devler dize geldi, kazıklanmaya son, müziÄŸimiz, gastemiz, filmimiz bedavaya geliyor, aman bir sevinc bir sevinc.

Bu geliÅŸme özellikle 80 sonrası bi türlü idealist bi ÅŸeyler konusunda (yaÅŸasın sol devrim yapıyoruz, haydi iÅŸçilerin hakkını savunmaya mitinge; yaÅŸasın modern oluyoruz, koy enstitusu kuralım, köylülere keman çalmayı ogretelim vs) gaza gelip, doyasıya taraf olup, doyasıya bu ÅŸey için baÄŸrışıp çığrışıp sevinemeyen kuÅŸak olarak bizleri pek bi sevindirdiydi.

Sanal dunyada kim buyuk sirketmiÅŸ, kim gucluymus, kim devmiÅŸ hiç mi hiç önemi yoktu, sesini duyutturup kendini dinleten, içeriÄŸi yaratıp, bu içeriÄŸi max sayıda insana ulaÅŸtıran olayı yakalıyordu, gerisi dev de olsa, guclu de olsa sanal dunyada cuce ve zayıfa donusebiliyordu.

YaÅŸasındı artıkın tuketici kraldı, her sey bedavaydı, tekel mekel de yoktu, içeriÄŸin saÄŸlamsa kendine guveniyosan devleri parmaanda oynatırdındı.

Derken sevinc cok surmedi, dostlar…Hani önce bi iki ufak zafer kazanıp ananıza babanıza, ha ha bak senin soylediÄŸin gibi olmaya da biliyormus iÅŸler, gordun mu, iÅŸte bu iÅŸ böyle diye iddialı iddialı konusup, sonra yavastan yavastan alınan dersler ve oturulan ÅŸaplar sonrasında hıııı evet haklıymıssın denir ya…Onun gibi aslında bi nevi, ama sadece bi nevi…

Bu bir surecmiÅŸ meger; minik, zavallı tüketiciler mini mini, ufak tefek zaferler kazanıp ha ha bu iÅŸ oyle olmaz boyle olur diye gaza geldikce (facebooktur, twitterdır, web2.0′dır, kitlelerin gucudur, bağımsızın zaferidir vs vs) meger aslında mini mini tuketiciler, gerçek dünyada sömürülmedik alan, denenmedik pazarlama ÅŸekli kalmadıgından alternatif mecralara ufaktan ufaktan çekilir olmuslar…artık esas ortam sanal ortammıs yani…

oooh gelsin yeni pazarlama yöntemleri, word of mouth marketingi nasıl kullanırız çabaları, online’la offline’ı nası birleÅŸtirip daha fazla insana satarız x’i, y’yi, z’yi gibi birçok eglenceli yeni iÅŸ kolları…amaaan zaten sıkılmıştık tv reklamlarından, dev posterlerle afiÅŸlerle uÄŸraÅŸmaktan filan, ÅŸimdi internette tuketiciyle oyna oynayabildiÄŸin kadar ey yeni nesil dev ÅŸirket pazarlamacısı..

Oldu mu gene tuketici devlerin, tekellerin, hatta daha fazlasının, elinde oyuncak…mustahak sana kendini bağımsız ve guclu sanan tech-savyy tuketici!  oh olsun!

Yine oyuna geldin yeni nesil ateÅŸli, idealist genclik kavramı!

hadi optum sizi, gnctrkcll’liler siziiii

March 6, 2009

Zülfü’nün kalabalıkları ve Ankara Hipodrom Konseri

Filed under: Uncategorized

Geçen D&R’da müzik bölümünde bakınırken Zülfü Livaneli’nin konser kayıtlarını içeren bir albümü takıldı gözüme.

Zülfü’nün herhangi bir albümü deÄŸil, konser kayıtlarıydı, içindeki bütün ÅŸarkıları biliyordum… "Sevda DeÄŸil, Merhaba, KardeÅŸin Duymaz, Karlı Kayın Ormanı, YiÄŸidim Aslanım, Kan Çiçekleri, Böyledir Bizim Sevdamız, Leylimley, GüneÅŸ Topla Benim İçin, Gün Olur Alır Başımı Giderim…"

Hepsi neredeyse tüm kelimeleriyle aklımdaydı. Nerden baksan 10 senedir belki de hiç ya da anca orda burda denk gelmiÅŸse dinlemiÅŸimdir. Birden Ankara Hipodrom konseri belirdi gözümün önünde, annem, babam, ablam cümbülcemaat gittiÄŸimiz…

Birkaç saat önceden gidilirdi, sanırım ilkokulda ya da ortaokulun baÅŸlarında falandım. Hipodrom kapısının önünde birikilirdi. Kapılar açılınca inanılmaz bir kalabalık - hele bi minik biri için oldukça kalabalık - konser alanına doÄŸru hipodromun geniÅŸ uzun yolunda yürümeye baÅŸlardı.

Yorulunca babam omzuna alırdı beni, ya da konser baÅŸlayınca daha iyi göreyim diye:) Åžimdi öyle bir kalabalık yok; bu tarz idealist bir kalabalık, Zülfü’nün ideallerini -Avrupalılık, modernlik, medenilik- içten ÅŸekilde benimsemiÅŸ bir kalabalık, hele "ey özgürlük","güneÅŸ topla benim için"i böylesine bir ağızdan coÅŸkuyla, kuvvetle söyleyecek bir kalabalık artık yok…Anladınız ne dediÄŸimi…

Ne yalan söyleyeyim, çok küçükken (ortaokulda) Zülfü’nün Milliyet’teki yazılarını (Avrupalılık Sabahları Günaydın Demekle BaÅŸlar! hala durur- peh!) kesip saklayan ben sonraları burun kıvırır olmuÅŸtum, özellikle bu bizim için fazla fazla idealize edilen ve bir türlü bünyemize sokamadığımız - sokamadıkça daha da daralıp bunaldığımız - bu Avropalılık hikayesine…

Sonrasında da çok fazla okumadım yazılarını, Zülfü Livaneli’nin, dedim ya ne yalan söyleyeyim…

Åžimdi ÅŸimdiyse yeniden yeniden bulur, arar, okur buldum kendimi Zülfü’nün yazılarını… Demek ki bulduÄŸum ya da bulmaktan keyif aldığım bir ÅŸey var…

Avrupalılık, modernlik, demokrasi vs. konularında biliyorsunuz kafam zaten fazlasıyla karışık; demek ki bu deÄŸil, baÅŸka bir ÅŸey…

İdeallere sonsuzca baÄŸlanmak, belli bir çizgide ilkeli, tutarlı bir ÅŸekilde hayata devam etmek, edebilmek, hayatın tüm zorluklarına karşın… İnsan hayatını kurgulamaya çalışırken bunun önemini, zorluÄŸunu, deÄŸerini daha iyi anlıyor-daha önce deÄŸil…

İnsan çocukken - özellikle erkekler için anlatılır- "benim babam gibisi yok, her ÅŸeyi yapar, bilir o" dermiÅŸ. Biraz büyüyünce "Yok yahu, diÄŸer babalar da var daha çok bilen, daha iyi bilen"; ergenlikte "Benim babamın da bir ÅŸey bildiÄŸi yok", sonra 30′a doÄŸru "Sanırım babam doÄŸru söylüyor", ve en nihayetinde babasını kaybedince "KeÅŸke babam olsaydı, adımımı atarken ona danışsaydım" dermiÅŸ…

Zülfü’nün temsil ettiÄŸi ideallere baÄŸlılık, her ÅŸeye raÄŸmen ilkeli, tutarlı çizgiyi korumak ve ÅŸaÅŸmamak konusunda da bir süre sonra korkarım - bu vahÅŸi, ölüm-kalım savaşı ve rekabet ortamında- "keÅŸke ÅŸimdi de etrafımız böyle insanlarla dolu olsa da danışsak, nasıl oluyor, nasıl böyle insanca kalınır hayatta, dimdik, yolundan ÅŸaÅŸmadan" diyeceÄŸiz.

Ama iÅŸte dedim ya korkarım geç olacak….İçeriÄŸine neyi koyarsanız, öyle düÅŸünün bu yazıyı - Türkiye’deki bilgisizliÄŸin, açgözlülüÄŸün utanmadan sergilenip, özendirilmesini mi düÅŸünürsünüz - "rabbime sordum, bana Cleveland KliniÄŸi’ni gösterdi" ÅŸu günler için güzel bir örnek- ya da saçmalayan ve ÅŸu günlerde de birbiri ardına patlayan möhim uluslararası ÅŸirketleri mi, yoksa alalım da alalım diye kredinin kredisinin de kredisi ÅŸeklinde ürünler çıkaran ve patlayan bankacılığı mı düÅŸünürsünüz bilemem ama it fits them all!

Allah sonumuzu hayrede…

February 20, 2009

cümbülcemaat çökerken…

Filed under: Uncategorized

battı balık yan gider…belli ki cümbül cemaat çöküyoruz daha da çökeceÄŸiz hatta…üstelik bu sefer cümbül cemaat deyimi tüm dünyayı (mozambik, avustralya yerlileri gibi dünyaaaa sistemine entegre olmamış topluluklar dışında tabi:) kapsıyor…

ama bi yandan çökerken bi yandan da evriliyor muyuz acep? benim inanmazsınız haaaalen çalıştığım ultra şık ve genius insanlarla dolu multinasyonel firmam ve sektörümde, bana girdiÄŸimden beri mantıksız görünen bir çok ÅŸeyin - let’s say iÅŸ yapış biçimi - way of working diyelim - artık yavaÅŸ yavaÅŸ dönüşmekte olduÄŸunu olacağını da görüyorum…ve bu bana her birlikte çökme halimizin içinde bir umut bir motivasyon ve içten içe bir haz veriyor…

yani neredeyse çöküşümüze sevineceÄŸim, o derece…çünkü;

1. kriz insanlarda başına elma düşmüş newton etkisi yaratıyor
2. tabi hepsinde böyle bir etki yaratmıyor
3. bu insannar özellikle hisseleri dehşet şekilde düşen kocuu firmaların başındalarsa başlarına elma düşmese de başkaları bu elmaları artık kafalarına kafalarına atıyor ve yine aynı etki bir şekilde oluşuyor
4. bu da demek oluyor ki bu insannar “hmm demek biÅŸeyleri yannış yunnuÅŸ yapıyoruz, let’s get to basics” deyip ellerindeki forsu da kullanıp hoop bir arayış sonrası eskiye son yeniye hoÅŸgeldin mottosunu ister istemez benimsemek zorunda kalıyorlar
5. bu da her seyin eskisi ve bana yanlış görünen gibi devam etmemesi demek oluyor

ve bu da beni sevindiriyor…

(ve böylece her sey pembe mutlu sonla mı biter…mi acaba? bunun için lüffen yazının devamını okuyunuz, genious okuyucu)

evet gidip bu motivasyonla şirketim için daha fazla çalışıp şirketimin hızla yeni iş yapış şekillerine adapte olmasını sağlayıp hükümranlığına devam etmesini sağlamalıyım!!!

taaa ki bu sallantıdan da hızla ve zaferle çıkıp bir sonraki kriz başımıza dank edene kadar…and the story goes on and on…don’t know how many crisis we should have to get things in the way it should be?!!

January 6, 2009

aslı nedir bilinmez: bir kabuk adamdı tony

Filed under: Uncategorized

bir kitabı alıp almama kararının total 2 saniye sürdüğü bir gerçek… (en azından benim gerçeÄŸim) bu zaman diliminde beni aslı erdoÄŸanın kabuk adamını satın almaya ne itti?

- edebiyat sektörü için ileri satış teknikleri dersi - giriş (chapter1 : satınalma eğilimini tetikleyen başlıca faktörler)

1. Kitabının sayfalarını karıştırırken adı takıldı önce gözüme, aslı erdoÄŸan…radikalden hatırladığımı farkettim..güzel, olumlu
2. kitabın sayfalarını karıştırırken karşıma çıkan ilk cümle; “zaten eÄŸer yaÅŸayabilseydim, bugun oturup öykü yazmazdım. “yaÅŸama kabızlığı” diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler bence”… bi an yakaladı beni…

çok afilli bi görünüşü yok kitabın, iddialı bir hali de…kapağı eh fena sayılmaz ama yine de etkileyici diyemem…kısaca bu 2 saniye sonunda kitabı almaya karar verdim.

aldıktan sonra yazarın biyografisi okunur; hmm bilgisayar mühendisliÄŸi ve fizik okumuÅŸ, avrupalarda biÅŸeler biÅŸeler sonra küt bırakıp romancı ol sen…güzel, etkileyici bir kariyer, bu da güzel…demek ki romancı olmak için yeterince dengesiz bir ruh haline sahip…heyecanlı ve güzel bir kitap olabilir (saçma olabileceÄŸi gibi), bu riski almaya deÄŸer…

baÅŸladım okumaya 600 küsür sayfalık orhan pamuk kitabesinden sonra 140 sayfa olması da ayrı bir avantaj tabi:) hoop 2 günde romanı yuttum…

aktı gitti, nası oldu anlamadım, tam amaaan diyebileceÄŸim yerlerinde bir merak unsuru, bir merak unsuru daha derken kitabın sonu gelmiÅŸ…

kesinlikle tavsiye olunur, kış ortasında şöyle bir karayipler havası solumak isteyenler, çalışma hayatının dayanılmaz hafifliÄŸinde boÄŸulan entel plaza çalışanları, (fizik laboratuarında çalışan ve sıkışan aslı erdoÄŸan karakteriyle kendilerini bütünleÅŸtirip stress atabilirler) psikolocik öykü severler…herkes okusun, okutsun…karamsar bi hoÅŸluk bence, faydalı…

seygiyle kalın…

masumiyet müzesinin içinden sesleniyorum: orhan pamuk romanları neden çılgınca sevilir, bi sonraki heyecanla beklenir?

Filed under: Uncategorized

cevap basit;

…çünkü o biiir, o biir, o biir nobelli odullu yazardır. Evet öss sınavlarındaki basit mantıklı soru-yanıtlar gibi olaya bakarsak sorunun yanıtı budur. ve şıp diye iÅŸin içinden çıkılabilir. yüzeyden yüzeyden ve derine dalmadan, sıcak ve güvenli sularda… ancak yanıt sandığımızdan da derindedir… yoksa yanıt ÅŸu mudur?

…çünkü orhan pamuk kitabında kadınları yakalamayı bilmiÅŸ, aÅŸktan meÅŸkten hakikatlı bir ferhat ile ÅŸirin hikayesini guzeelcene anlatmıştır (masumiyet müzesi için konusursak) yo yo üzgünüm, bu da kesinlikle ve hiç de deÄŸil…az daha derine, gidelim bi bakalım, neler var neler yok…

…çünkü orhan pamuk doÄŸuyu batının gözünden batıyı doÄŸunun gözünden bu kadar iyi teÅŸhis edebilen ve düÅŸüncelerini belli kalıplara takılmadan kendine has ÅŸekilde (orjinal deniyor garp medeniyetlerinde) ifade edebilen (aynı zamanda hem bu kadar güvensiz ve bazı ÅŸeylerle ilgili çoook çok derdi olduÄŸunu düÅŸündüÄŸüm hem de batıya karşı bu kadar özgüvenli), nevi ÅŸahsına münhasır (deniyor ÅŸark medeniyetlerinde) bir edebiyat kiÅŸisidir. evet bu daha şık oldu, biraz daha yaklaşıyoruuz…ama hmm ne bileyim kuzum sadece bu da deÄŸil sanki…devam…

…çünkü aslında o çok cesurdur…herkeslerin aklına gelmiÅŸleri ama yazamamışlarını koskoca romanın en mühim konusu yapabilir; bekaret…evlilik öncesi ÅŸeetme or etmeme…iÅŸte tüm mesele…bu topraklarda yaÅŸayan hangi allahın kulunun bu konu üzerinde bir düÅŸünmemiÅŸliÄŸi yoktur?  ama orhan pamuk bu konuyu lönk diye cesurca sunar ve konuuyla ilgili bizim insanın düÅŸünce ve duygu dünyasını dibine dibine kadar kendi gözlüklerinden iÅŸleyip önümüze getirir…

bu da hoÅŸ bi faktör oldu, renk kattı sebeplere…ama baÅŸka ÅŸeyler de olmalı di mi?

…çünkü tüm bunları yapıp bir de kendi ÅŸahsiyetinden, yaradılışından, tıynıyetinden artık ne derseniz bir star havasının olması iÅŸte tüm bunları bir nebze yapıp bi türlü bu kadaaaar çok okuyucuya ulaÅŸamayan yazarlardan ayırır onu…o önde olmak isteyen ve bunun için sebepleri olan bir kiÅŸiliktir, merak edilesidir, doÄŸuÅŸtan itibaren dilemmaları içinde barındırır, kendi hayatında da çeliÅŸkiler vardır, zengindir niÅŸantaşı çocugudur ama aynı zamanda eskiye gore yoksullaÅŸmış bir ailenin üyesidir, abisi son derece ciddi ve höm höm bir tarihçiyken kendisi hayal aleminde dolanan bir romancıdır vs.

hani popstar yarışmalarında adam seçerken farklı bir hayat hikayesi, farklı bir yaradılış ararlar ya- ki star olmanın ön koÅŸulu gibidir bu, orhan pamuk’ta doÄŸuÅŸundan, yaÅŸayışından, bununla geliÅŸen bir bakış açısından bir starlık durumu vardır….bu yüzden merak edilesidir, kendisi de merak edilmeyi isteyendir. sadece romanları deÄŸil, romanlarında yansıttığı gizli kendi hayat hikayesi ve bakış açıları da okunur romanın içinde ve merak edilir. tıpkı magazin programlarında çook merak ettiÄŸimiz starların hayatlarını izler gibi, bunu edebi dünyanın içinde, keyif ala ala orhan pamuk için yaparız. 

burada biricik yazarımızın ya da biz okuyucular olarak yaptığımız ÅŸeyin deÄŸerini düÅŸürmek deÄŸil amacım…ama bi bakış açısı, niye ben bu adamı ilk kitabından bu yana çılgınca ve her kitabından büyük keyif alarak takip ediyorum bunu kendi içimde açıklığa kavuÅŸturmak, anlamlandırmak…

iÅŸte böyle bir brainstorming sonunda masumiyet muzesi ve orhan pamukla ilgili beynimin içinden çıkanlar…

orhan pamuku okumaya ve takip etmeye devam ediniz, etmeyenleri uyarınız…

:*

Filed under: Uncategorized

June 24, 2008

tuğçe baranı geri istiyorumm!!! - şiddetle-

Filed under: Uncategorized

tanrıııımmm….

köÅŸesini takip etmek istediÄŸim yazarlar neden beni bu kadar cabuk terkedip hayal kırıklığına ugratıyorlar ya da hayal kırıklığına uÄŸratıp terkediyorlaarr, ya da whatever….

mutlu tonbekici tugce baran iken ve gerçek hayatın dayanılmaz hafifliÄŸini tatmayarak guzelim yazılarına korkusuzca devam ederken, gerçeklerle yuzlesme hissiyatına girip mutlu tonbekici olarak yani gerçek kimliÄŸiylen yazılarını yazacağını açıklayıp beni ve de annemi sasırtmıstı…

neyse guzel, orjinal bir fikirmiÅŸ dedik, mutlu tonbekiciyi de bagrımıza bastık ve yazılarını hosca keyiflice okumaya devam ettik…neden ?orjinal, ne laik, ne dinci, ne saÄŸ ne sol, kendi keyfinde onyargısız, bit of sense of humor and samimi, içten diye…

Gelin gorun ki bugun okudugum yazı…iÅŸte o an…gerçek bir hayalkırıklığı idi…hatta neyin nesiydi? neydi? neyin çabasıydı? ne lazımdı? ne gereÄŸi vardı gibi yıgınla dusunce gezinip durdu beynimde…

yazı su…mutlu hanfendi cumurbaÅŸkanlığından bi davete davet edilmiÅŸ…o da hayrunnisa hnmı merakından gitmiÅŸ…(no worries, sebep bu deÄŸil, laikçi teyzeler gibi cık cık yaptıgımdan deÄŸil hayalkırıklığım, gidebilir tabi) fekat oraya davet edildim diye bu kadar heyecanlanmak da neyin nesi? yani yazılarındaki gayet cool durusuna gayet saygı duydugum yazar gitti ve boyle bi davetten dolayı heyecanlanan biri geldi…

olay da ÅŸu mutlu hnm davette abdullah gulle de tanısmıs, tanısınca da demiÅŸ ki esasında ben hayrunnisa hnmı merakımdan geldim, sizi de gordugum iyi oldu…yazının baÅŸlığı da o yuzden bir cumhurbaÅŸkanına edilecek en son sozu ettim….

sözgelimi boyle bir sey tugce baranın başına gelseydi, tugce baran bu olayı köÅŸesine taşıyacak kadar onemli gorup kocaaa bi koseyi bu manasız heyecanlı duruma ayırır mıydı? hatta bırak yazmayı tınar mıydı?

hiiiiç sanmıyorum mutlu hanım…

eger bir gazeteci için gerçek kimliÄŸi ile yazı yazmak bu kadar ağır ve dönüÅŸtürücü ise biz sizi bilmeyelim, tanımayalım…

tugce baran samimiyeti, coollugu ve hayaliyle okuyalım keyifli yazılarınızı….

ama sanırım artık onun için de çok geç…

welcome to the huge mass of real but non-sense columnists… 

April 22, 2008

cezzar dede ve ölümün hikayeleri

Filed under: Uncategorized

aman yarabbi o ne hos bi duyguydu, sayfaları yaladım yaladım yuttum…efrasiyabın hikayelerinden bahsediyorum cılgınca, evet farkettiniz…ve bir sıkımlık diÅŸ macunu kazandınızzz….

ama nedense kitabı okuduktan 3 gün sonra aklımda kalan cümleler bunlar oldu; donno why but meant so much to me…

"…- Bu hikaye takip edilmesi biraz zor gibi. dinleyenin anlamasından çok anlatmanın zevki için anlatılmış görünüyor.

- Elbette anlatmanın zevki için! ben seni niye düÅŸüneyim? hem boylesi daha dürüstçe. alışık olduÄŸun tarzı, üslubu ve kelimeleri kullanıp seni etkilemek için anlatsaydım, bundan en baÅŸta ben zevk alamazdım. Dolayısıyla bu fahiÅŸelik gibi birÅŸey olurdu….Amacımız kazanmak olmayınca, ne senin ne benim, baÅŸarı ve kazanç peÅŸinde koÅŸmamız anlamsız. Yine de hikayemizin güzel olmasını amaçlıyoruz. Fakat bir muhabbet tellalı gibi güzelliÄŸi senin ayaklarının dibine koyup ücretimi istemiyorum. Bu güzellikten, yani hikayeden aldığım zevk bana yetiyor."

bu anlamsız blogdaki anlamsız yazılarla ne kadar alakalı sanki??

kitabın son hikayesi gokten gelen cocuk namı diÄŸer post modern supermane ne demeli, go on go on mr. anar pls do go on demeli! tadından yinmemeli…

kitabul hiyyel ve amat kaldı geri…haydi vre rastgele!

et balık süt kurumu & the food crisis

Filed under: Uncategorized

et balık kurumu vardı, süt kurumu vardı…pek demodeydiler, burun kıvrılasıydı, uyandırdığı en olumlu duygu olsa olsa bir çocukluk nostaljisinden öteye geçemezdi…

köyler vardı, köylüler vardı, toprakları vardı, babadan cocuga gecen ekilen topraklar vardı, eker biçerlerdi, hayvanları vardı, hayvancılık diye bir terim vardı, sonra ne toprak ne tarla ne traktör ne kucukbas ne buyukbas hayvan kaldı, köyden çıkıp kente gelen gençler vardı, kaçan kendini kurtarmış saydı, burun kıvrılan kentteki köylüler vardı, doluÅŸuldu kocaa yaylalardan, upuzun tarlalardan mini mini kentlere, sonrası zaten karmançorman, sapla sapan birbirine karıştı…

tarıma burun kıvrıldı, hayvancılığa burun kıvrıldı, artık dunya bankası mı dersiniz adına, imf mi dersiniz, kendi yolunu çizme akıllılığını gösterememe mi dersiniz, yeni trend mi dersiniz, dünyanın gidiÅŸatı bu mu dersiniz, eski kafalılık mı dersiniz, saÄŸ sol (ön arka) meselesi mi dersiniz, özelleÅŸtirme, özelleÅŸtirememe, tarımı modernleÅŸtirememe ne derseniz deyin, ne fayda…

aldı mı başını bir food crisis supersonik çağımızda??!?  

uzatma lafı kes kısa, artık gerisi gaydada gayda…

April 6, 2008

puslu kıtalar atlası, suskunlar ve ihsan oktay anar

hep merak ettiÄŸim zamanın, mekanın, dunyanın (Osmanlı- mı?) içinde yaÅŸarmışım gibi,

tarihte değil de tarih zaten şimdiki zamanmış ve tarihi bir şimdiki zamanda yaşıyormuşum gibi,

tarihi bi zaman olduğunu bilsem de yine de aslında zamansızcasınaymış gibi,

ya da tarihte geçen bir sey okuduÄŸumun farkında olsam da ben de 18. yy’da civar konaklardan birinde yaÅŸayan ve pencere kenarında gün ışığında bu romanları okuyan bir eski zaman dilberiymiÅŸim gibi,

bir bunyeye, bir bedene, bir zihne bu kadar kelam haznesinin -doÄŸal, cümle içinde kullanışı ile üstelik- nasıl olup da sığabildiÄŸine ÅŸaşırmazmışım gibi,

musikinin sırrını konuyla ilgili biton kitap okusam da bunun kadar guzel anlayamayacakmısım gibi, ya da biton kitap okumadan, kısa yoldan musiki ile ilgili bu kadar guzel his kazandığıma hafif bir cinlikle sevinirmişim gibi:),

universitede felsefe öÄŸretim üyesi olup yani tamamen sosyal bilim insanı olup bu kadar da baÅŸarılı olmuÅŸ bir insanın varlığının insana güven vermesi gibi, (yaÅŸasın müspet olmayanın gücü, sonunda!:)

okumadığım kitaplarının olduğu bilmenin beni sevindirmesi gibi (maceraya devam:),

kısaca gönül gozumu açtı bu kitaplar…ÅŸiddetle tavsiye olunur, hemen alınası, hemen okunası…

sıradakiler; efrasiyabın hikayeleri, kitab-ül hiyyel ve amat!

bu yazı kabak tadı vermeden hemen kapat…

daha da kısaca; okuyunuz, okutunuz…

April 2, 2008

aysun kayacı mevzuu

Filed under: Uncategorized

demokraaasi nerde uygulanan bir uygulama pardon miss?? ABD? Avropa? yoksa isvec kantonları mı? şimdi aşağıdaki eşitliklerden gozunuze en mayhos gozukeni seciniz:

1 Aysun Kayacı = 1 Çoban ?

1 ABD’li = 1 Iraklı ?

1 İstanbullu = 1 Beytussebaplı ?

1 gazzeli = 1 yahudi ?

İngiltereye gitmek için visaya ihtiyacı olmayan 1 "civilized" ülke insanı = İngiltere visası almak için zilyon iÅŸlem yapan 1 Türk ?

1 Türk = dünyaya bedel

Bu sonuncusu ÅŸakaydı tabi ve doÄŸruluÄŸundan da ÅŸüphem yok ama bunun konumuzla alakası yok…

yukardaki duruma da bakarsak demokrasiyi kim bulmus ki aysun kayacı kaybetsin demek isterim ve derim de…en modernn ülkelerde demokratik sürecten suphe duymayan sevgili dostlara neden haluk sahinin su yazisini onermeyeyim ki? buyruun…

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=251862

her neyse demokrasinin yönetim anlamında varlığına inanmayan ben kiÅŸisi olarak anlamadıgım mevzu su; madem boyleyken boyle, neden bu samimiyetsiz tutum?

yonetimin hakkaten halkın dagdaki x, ıraktaki y, gazzedeki z kiÅŸisinin eline olduÄŸuna nerdeyse kendini de inandıran bu zihniyetin aysun kayacı kiÅŸisinin apaçık sozleri karsısında "a aaa?", "cık cık cık" seklindeki hayıflanması da neyin nesi oyleyse???

kafası karısık sarısın marısın bir garip dudak sahibi filan ama samimi en azından diyebilir miyiz? evet diyebiliriz.

bitmiÅŸtir o zaman, cok kafayı karıstırmaya gerek var mı? bence yok…

adı mesut soyadı bahtiyar seçkinci laylaylom bir zattan martavallar dinlediniz…

March 12, 2008

aile kurmak

günümüzün travmasıdır aile kurmak, kurabilmek…gelenekle yoÄŸrula yoÄŸrula insanın en basit ve en temel iÅŸi olan bu eylem, geleneÄŸin belli belirsizleÅŸmesi, kaybedilmesi ile beraber modern insanın geleneÄŸi yeniden keÅŸfetmek ve dahası yeniden yorumlamak zorunda olduÄŸu bir beceri bir yetenek halini almıştır bu modern zamanede…

zira ne kadın eski kadındır ne erkek eski erkektir, o yüzden eskiden beri kadınla erkek arasında kliÅŸeleÅŸmiÅŸ ama doÄŸru olan geleneksel, klasik iletiÅŸim yöntemleri eskide kalmıştır ve korkutucu olan; yeni iletiÅŸim becerilerinin bilinir, yazılır, söylenegelir olmayışıdır. Modern insan aile kurma yolunda bunların hepsini yeniden yorumlamak, yapılageleni yeniden yeni haliyle keÅŸfetmek durumundadır. zira erkek ve kadının ailesi de eski aileler deÄŸillerdir artık, eski iletiÅŸim kodları iÅŸte bu yüzden çalışmamakta, iÅŸlememektedir…

bu durumda modern insana sadece içindeki sese tutunmak ve bir eline mısır patlağı alıp olayların akışını izlemek ve gene içindeki mutlu, umutlu, çocuk sesin gelecekle ilgili söylediklerinin gerçekleÅŸeceÄŸine inanmaktır. mutlu sona ulaşıldığında gelenek kendiliÄŸinden yeniden yorumlanmış yeniden yazılmıstır zaten…onlarca geleneÄŸin yüzyıllarca deÄŸiÅŸmeden uygulanabilmesine karşın, bi sonraki kuÅŸakta gene yorumlanmak üzere…

cok mu afilli cümleler? bi düÅŸünmek lazım gene de…

February 11, 2008

türban nedeniyle beyin göçü mü???!!!

Filed under: Uncategorized

ÅŸu günlerdeki kapalı kafa-açık kafa tartışmalarına hiiç taraftar (ya da alet de diyebiliris) olmadım, olmaya da niyetim yok! siz biz, onlar bunlar, öteki beriki ayrımlarıyla da uÄŸraÅŸmak hiiiç mi hiç içimden gelmez…ne baÄŸdat caddesinde basortulu birini gorunce vebalı gormus gibi olurum ne de fatih-çarÅŸamba’da 3 karılı bol paralı kadın elisıkmaz müslimgillerden hoslanırım! ammaaaaa….

tüüüüüm melmeketi cart diye ortasından ayıran, gastelerde çarÅŸaf çarÅŸaf (kara olanından deÄŸil) haber olan, televiziyalarda baÄŸrın çaÄŸrın tartışılan bu ortama sebep olan AKaPe üniverstelere türban özgürlüÄŸü hareketinin sebebinin, ErdoÄŸangillerin (daha doÄŸrusu hakkında -iktidara taşıyan kadın-diye kitap yazılan kendinden pek emin olan baaayan erdoÄŸanın daha çok diyelim) gurbetteki çocuklarının hasreti ya da bu hasretin bir nevi intikamı olduÄŸu ne yalan söyleyeyim aklıma gelmediydi.

Åžöyleki akÅŸam Bıçak Sırtı dizimi seyreylemeye dalmadan bi gastelere göz atayım dedim. O da ne! ErdoÄŸan’ın türban hakkındaki açıklamalı yorumunu gormez miyim??!! Kan beynime sıçradı. "TÜRBAN NEDENİYLE TÜRKİYE’DE BEYİN GÖÇÜ YAÅžANMAKTAYMIÅž"!!! Türkiye’de BİNNLERCE genç beyin, türbanları yüzünden yurtdışına çıkmak zorunda kalmışşş…TANRIIMMM!!! Nası yani?? Bakın halen ÅŸoktayım…Gastenin daha masum bir ifadeyi abartarak interpret etmediÄŸinden iyice emin olduktan sonra daha da bir fevkaladenin fevkine vardım!!!

Nerde bu insanlar??? nerede türbanı nedeniyle TR dışına çıkmak zorunda kalan binlerce genç, hani?? Benim tanıdığım yurt dışına çıkmak zorunda kalan (ya da resmen zorunda bırakılan); beyin göçü isim tamlamasındaki beyne gerçekten konu olabilecek çaptaki tek beyinler, burada, TR’de kendi emeklerinin, yaratıcı çalışmalarının karşılığını alamamış, beyinlerini gerçekten kullanabilecek alanlar bulamayıp saçma sapan zihniyetlere dert anlatmakla uÄŸraÅŸmak zorunda kalmış gencecik pırıl pırıl insanlar… hadi diyelim ki bunların arasında daha mutaassıp goruslu olanlar vardır, ama bunların da esas sorunlarının turban olduÄŸunu ve de bu yüzden yurt dışına çıkmak zorunda kaldıklarını (vah yavrııımm) ne gordum ne duydum! Åžaka mı bu??!! Bu mudur yani??!! Tüüm ülkeyi galeyana getiren, kardeÅŸleri birbirine düÅŸüren (bknz: nesin kardeÅŸler!) bu zavallı ama bol nümayiÅŸli tartışmaların, kamplaÅŸmaların açıklaması bu mu???!!!!

ya da kendinden emingille kukla recepgil kendilerini pek mi akıllı ve bizi de pek mi saf sandı??? Nedir?

February 3, 2008

onların evlerinin önü boyalı direk

Filed under: Uncategorized

aslında hepimizin evlerinin önü boyalı direk, sadece onların mı? tabiki deÄŸil!!! peki neden o zaman bu türküyü — hem de ennnn yanık enn baÄŸrış çığrış halini — dinlemek için öykü and the berk gibi modeerrnnn kardeÅŸlerin onu felemenk-hispanik formata sokmasını beklemek?? hı? neden???

evet evet tabiki onların bu pek guzel calısmasını bi anda biton biton insanın facebooklardan ordan burdan birbirine gönderip gönderip dinlemesi/izlemesinin ardında onların bu iki tarzı baÅŸarıynan ve originalliklen birleÅŸtirmeleri var…

ama ama gene de içim bir huzursuz, bi rahat deÄŸil…yani sevildi, pek begenildi filan deÄŸil bu klip, patladı ya aslında bi anda, yani biraz bakıldı, ilgi uyandırdı filan deÄŸil, biton bitonnarca tıklandı, edildi ya bianda…bu neyin sonucu??? 

böyle türkülere,ordaki kızın yanık yanık söyleyiÅŸine ne kadarrr kapatmısız ki kendimizi, ne kadar kenara itmiÅŸiz ki onları, az bi batılı biseyle, (felemenk hispanik) görünüÅŸle, tınıyla mesrulasınca,  saldırdık resmen… ve bööle bööle sonuçlar, bööle bööle seyredilmeler, dinlenmeler, tıklanmalar…seyreyle nümayiÅŸi artık…

biÅŸeler ters, biÅŸeler eksik…eksiklikler, özüne güvensizlikler alemi demeye dilim varmıyor, ama iÅŸte eksiklikler, özüne güvensizlikler alemi deÄŸil de ne?!?

Saygılar

January 6, 2008

mutlu olmaya çalışma sendromu

Filed under: Uncategorized

bu sendrom ozellikle mutlu olmayı hayatının gayesi edinmiÅŸ zavallı fanilerin yaÅŸadığı bir sendromdur…zira bir süre mutlu olmaya çalışıp çalışıp ne gerekiyosa yapıp yapıp bir arpa boyu yol gittiÄŸinizi farkettiÄŸinizde bu sendroma yakalandığınızı keÅŸfedersiniz…

nitekim gelecek giderek geçmiÅŸe benzemekte, son olmasını diledikleriniz tekerrür etmekte, 7 yaşındaki insanın hayatı 77 yaşında da aynı olmakta ve atasözü ve deyimler böylelikle kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa deÄŸiÅŸmeden kalabilmektedir…

aslında sorun mutluluÄŸu amaç haline getirmiÅŸ olmaktadır belki de…ne de olsa herkes hayatındaki eksiklikleri tamamlamayı amaç edinir…belki de gerçek mutluluk mutlu olmayı amaç edinmeden mutlu olabildiÄŸin zamanlardır…

bu afilli beyin jimnastiğini buraya yazmanın ne manası var derseniz, bilemem sadece buraya yazınca mutlu oldum;)

December 27, 2007

bir amerika ortadoÄŸuya bir taÅŸ atmış…

Filed under: Uncategorized

hemen sezdiniz baÅŸlıktaki munis teÅŸbihi:)) evet evet deli olan amerika, kuyu olan da ortadoÄŸu…

peki taşı çıkaramayanlar kimler? ortadoÄŸunun zavallı entelektüelleri, artık konuÅŸ da konuÅŸ tartışma programlarında, yaz da yaz gazete köÅŸelerinde…

bu fazıl say’ın %30′a %70 meselesi, laik-dinci meselesi, 1. cumuriyet-2.cumuriyet meselesi, modern-gerici meselesi, başı aç-kapa, aç-kapa artema meselesi, cumurbaÅŸkanı eÅŸi kapalı-açık meselesi, laiklik elden gidiyor meselesi, yok bu varoÅŸun iktidarı seçkinlerden alma meselesidir meselesinden bana fenalık gelmiÅŸ durumda…kaaaç zamandır memleketin baÅŸka bi sey konustugu yok, baÅŸka bi ÅŸey konuÅŸsa da konuÅŸmanın önünde sonunda bu konulara dayanmadığı yok!!! pek fena sinirleniyorum artıkın…

konuÅŸulurken yalnız ilginçtir sanki türkiye kendi iç ve dış politikalarını kendi belirleyebilen bir ülkeymiÅŸcesine yapılan tartışmalar beni benden alıyor efenim, kapanmışız içimize az bi kafayı kalmıyoruz…konus da konus kendi içinde…of yedik bitirdik ayol birbirimizi!

pek fena oyalanıyoruz pek fena!

PS: yazmıodum bu konularda ne zamandır fekat son fazıl olayından sonra sinirlendim vallahi!aaa!

 

 

December 25, 2007

managing the “project management”

Filed under: Uncategorized

bicak sırtı adlı saheser diziyi seyrettim gene bu aksam, dizi bitti, ben dizinin içine iyice girmiÅŸim, duygulanmısım, karakterleri özümsemiÅŸim, gerçekmiÅŸ gibi falan da filan, sonra o guzelim jenerik muziÄŸini de dinlemek için en son kayan yazıları bile seyretmiÅŸim, muzikle beraber nejat iÅŸlerin donup kalan karesine dalmıs gitmiÅŸ iken, o da ne, "bu projeye destek veren bilmem kime teÅŸekkürler" falan gibi bir yazı…

haydaaa…aman nası soÄŸuttu beni o kelime beni bi anda anlatamam…beynim istemsiz ÅŸekilde duygulanmayı kesti ve dedi ki "neee? tüm bunlar bi proce miydi?" sonra gene kendi kendine cevap verdi: "eheueh, senin de 2 saattir seyrettiÄŸin o caanım dizi bi projeden ibaret bise iste, saf mısın evladııım" seklinde alaycılıkla seyreden bir duskırıklığı hasıl oldu…

Sonra tüm bu hissiyatın bilinçaltıma aslında bikaç zamandır iÅŸlenen birikimlerin bir patlaması/yansıması olduÄŸunu düÅŸündüm/farkettim…

Birikim 1: "Project management sadece teknik konularda deÄŸil baÅŸarıya ulaÅŸmak istediÄŸiniz herhangi bir alanda uygulamanız gereken bir yöntemdir"

Birikim 2: "Project management sadece iÅŸimizde deÄŸil hayatımızın tümünde her alanında - cocuk buyutmek, evlilik, hobilerimiz vs- uygulamamız gereken bir yöntemdir" gibi gibi vs vs

anneeee!!!….sizler için ya da kendim için üÅŸenmedim ve vikiden procenin anlamına baktım; "Bir probleme çözüm bulma ya da beliren bir fırsatı deÄŸerlendirmeye yönelik, bir ekibin, baÅŸlangıcı ve bitiÅŸi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, birtakım kaynaklar kullanarak, müÅŸteri memnuniyetini ve kaliteyi gözönünde bulundururken olası riskleri yönetmek ÅŸartıyla, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doÄŸrultusunda özgün bir planı baÅŸlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca baÄŸlama süreci." Çok afilli gercekten…

Tamam beyaz yakalı iÅŸçiler arasında cok populer ve iÅŸe yarayan bir yontem olabilir bu…ama ama iÅŸte duygudur, heyecandır, hayatın kendisidir, samimiyettir, bunların bulaÅŸtıgı durumlara proce kelimesi ne kadar da uzak duruyor, ve ne kadar da uzak durması gerekiyor!!yakıstıramıyorum efenim!!!

ve ÅŸimdi daha iyi anlıyorum baÅŸarılı bir viral marketing "projesi" ve türünün ilk örneÄŸi olan "blair witch project"’in adının neden böyle konulduÄŸunu…ortada ne baÅŸarılı bir film varmıs, ne blair ne d witch varmıs dogru durust meger, proceymiÅŸ zaten baÅŸtan…ve sonuç güzel rakamlara raÄŸmen bir düÅŸkırıklığı…

ve bu konuda benimkine az da olsa benzer bi duyguyu can dundar da hissetmiÅŸ olmalı ki gene ordan oraya hoyratça fwd edilen bir yazısında (bknz:servis anneleri) bakınız nasıl kullanıyor proce kelimesini: "Yanlarında birer proje dosyası gibi taşıyorlar çocuklarını…Ondan iyi bir balerin yapacaklar; veya tenisçi ya da matematikçi…Kimi çocuÄŸunun bir eksiÄŸini yamamak için, kimi bir yeteneÄŸini ortaya çıkarmak için, kimi mevcut yeteneÄŸini perçinlemek için…o kurstan bu derse, o antrenmandan bu hocaya koÅŸturup duruyorlar." belli ki onun için de abes kaçmış bu proce kelimesi ki yazısında olumsuz anlamda kullanmış…

evet kesinlikle katılıyorum kendisine ve tamamen sezgilerimle -baÅŸka türlüsünü bilmediÄŸim için belki de-sürdürdüÄŸüm ÅŸu ilginç ve güzel hayatımı bir proje dahilinde yaÅŸamadığım için mutlu oluyorum:)

sakın siz de iyi, kaliteli, verimli, yüksek standartlı, mutlu - artık ne derseniz- hayat yaÅŸicam diye hayatınızın müÅŸterilerini saptamaya çalışıp, çocuklarınızın risklerini yönetmeye, iliÅŸkinizi baÅŸlatma yürütme, kontrol etme süreçlerine filan bölmeye çalışmayın. Hayat bu kadar kesinlikten ibaret olsa durduk yerde sakatlanan ve planlarımı yaklaşık 1 saniyelik zaman içinde deÄŸiÅŸtiren belimi nasıl ve kim açıklayacak bana??

Özetle; sezgi, his iyidir, sezgisel olmak ve sezgilerine, hislerine göre hareket etmek iyidir, çünkü doludur, kuvvetlidir, manalıdır ve er ya da geç zaten seni istediÄŸine götürür…ve heleki bir de sezgileri kuvvetli bir balık burcuysanız hayat tadından yinmez:)))

December 10, 2007

haydi sanatseverler! istanbulin’lerimizi giyelim, keyifle dinleyelim:)

Filed under: Uncategorized

Klasik müzik eÄŸitimi katıdır, zordur, meÅŸakkatli bi iÅŸtir…kimbilir belki bu yüzden bazı klasik müzik eÄŸitimi alan insanlar kendilerini daha bir ayrıcalıklı, aynı zamanda klasik müzik batı çıkışlı bir müzik olduÄŸundan da daha bir "avrupalı" daha bir "modern" görürler…

belki de pek azı (hakan ÅŸensoy, cihat aÅŸkın, emre aracı gibi mesela…) bu burnu havada avrupalımsı modernimsi haleti ruhiyenin pembe gözlüklerine kapılmadan bu topraklarda söylenegelen musikilere de merak sarıp bi ortaklık bulmaya çalışırlar. Aslında ortaklık bulmaya çalışmak ÅŸart deÄŸildir, nitekim kimse doÄŸu batı sentezi yapma durumunda tabiki deÄŸildir. Ancak en azından modernismin rahat kollarından biraz olsun sıyrılarak ve "neden bu konser salonları fransa, ingilteredeki gibi dolmuyor mirim??" ya da "ah bu halk klasik müzikten anlamıyor efenim"lerle ömür tüketmek yerine klasik müzik ile klasik müziÄŸin avrupa ülkelerindeki gibi bir gelenek olmadığı bu memleket ile arasındaki iliÅŸki üzerine biraz olsun kafa da yorulmaz nedense…

İşte Cihat AÅŸkın ile Hakan Åžensoy’un İstanbulin’i tam da bu noktada devreye giriyor ve bu güzelim doldurulası boÅŸluÄŸu "istanbul kasap havası", "nihavend longa" gibi kulağımıza oldukça tanıdık, kanımıza oldukça sıcak eserleri modern keman repertuarına aktararak bir güzel dolduruyorlar…Biz de keyifle, neÅŸeyle su gibi dinliyoruz…

Belli ki bu eserin arkasında yukarıda bahsettiÄŸim kafa yorma sürecine yakın bir entelektüel süreç de sözkonusu, nitekim albümün adı boÅŸuna "istanbulin" deÄŸil…albumde "19. yüzyılın yenileÅŸme hareketleri içinde halkın görüntüsünü deÄŸiÅŸtiren unsurlardan biri olan, yakaları çeneye kadar uzanan ve düÄŸmeyle iliklenen bir tür uzun ceket manasındaki “İstanbulin” kelimesine" gönderme yapılıyor…Albüm tanzimat döneminin ünlü oynak ya da hüzünlü oyun havalarını batı enstrumanlarıyla birleÅŸtirirken tıpkı istanbulin gibi yeniye, yeniliÄŸe heves etme ile eskiden kopmama, kopamama durumunu (ya da milletçe durumumuzu belki de) da anlatıyor…

ve sırf bu yüzden daha samimi, daha emek verilmiÅŸ, daha keyifli hale geliyor dinlemesi…bu dinlenesi albumu edininiz, edindiriniz efenim…zira örneklerine pek nadir rastlamaktayız….

December 3, 2007

Seviim istedim Sevim Burak’ı

Filed under: Uncategorized

surreal state of mind

Kaç yaşında baÅŸlıyor bilmiyorum hayat karşısında zarar görmemek için zırhlanmamız…Punduna göre davranmalarımız, belki nabza göre ÅŸerbetler vermemiz…DiÄŸerlerinden zarar görmemek için diÄŸerleri gibi olmamız, düzenin içinde çeÅŸit çeÅŸit sıfatlarımızla boy göstermemiz, eskiden olsa ses çıkaracağımız ÅŸeylere eyvallah edip, görmezden gelmemiz, getiri-götürü hesaplamaları yapıp en çok getireni ama daha çok en az götüreni seçmemiz, (kimileri bu dengelere göre hareket edenleri, daha çabuk alışanları "akıllı" sıfatıyla tanımlarlar…akıllılık…acaba??) küçük küçük büyük adamlar olmaya baÅŸlamamız…İnsanoÄŸlu böyle…insanoÄŸlunun böyle olması demek insanın iÅŸin içinde olduÄŸu herseyin, kısacası etrafımızdaki her seyin de böyle olması sonucunu doÄŸuruyor mantıksal olarak…Peki bu neyi doÄŸuruyor? gerçekliÄŸin yitiriliÅŸini…Yeterince karamsar mı?

EVEEEEETTT!!!

Peki o zaman devam edebiliriz demek ki, yakınlaşıyoruz…Neden mi seviniyorum Sevim Burak’a…çünkü tam da böyle ÅŸeyleri sorgularken - ne gerçek ne deÄŸil, her görünürün arkasında bir görünmeyen olmak zorunda mıdır?? vs gibi. - (korkma sevgili, akıllı sorguluyorum artık:)) karşıma çıktı çünkü bu deli (?) kadın…Belli ki "akıllı" olmakla ilgilenmemiÅŸ, belki de istemiÅŸ ama yeterince "akıllı" deÄŸilmiÅŸ ki "aklı ermemiÅŸ". O kadar "akıllı" deÄŸildir ki kendisi, "hayata daha yakından bakmak" adına tüm bu akıllılıklar silsilesine aldırmayarak yaÅŸamıştır hayatını…"Benim için sorun her türlü yaÅŸama biçiminde yaÅŸadığımı duymaktı" cümlesindeki hesap kitapsızlığın bu derecesi nasıl da etkiler insanı??? En azından beni… 

Diyor ki "Hikâyenin, benim için zorlugu, hayatta benim için, en bayagi bir yasantinin bile, hikâye yazarken, yabanci olmasidir. Hikâyelerin disinda iyimserlik ve kötümserlik meselesine gelince, hayatta her zaman mutlu olmayi diledim, ama her zaman, mutlu olmak için çalistim diyemem. Çünkü, hayata çok yakindan bakmak istedim. Bu bakma, tanima, görme isini, hayatimin her kesiminde, tekrarladim. Sinifta kalan bir ögrenci gibi, ama isteyerek sinifta kaldim. Sonunda koskoca bir boslukta kendimi gördüm. Bir sivrisinek ya da karinca sezgisiyle yeniden varolmustum. Yalnizdim – sanki, bir kalabalik çekip gitmisti, geride, birtakim uzun konusmalar – yakariyi andiran sözler, iç içe bir devinim kalmisti. Bu devinimin tümü benim yasadigim hayatti. Disindan görebilmistim yasamimi… Benim için sorun, her türlü yasama biçiminde, yasadigimi duymakti. Canliligimin özünün sevinç olduguna inaniyordum. Canliligim, her zaman iyilestirici bir güçtür, kötülügü kucaklayabilen bir güçtür, simdi de… Sorun benim için, edebiyatçi olmaktan çok, yasam boyunca, dirimselligimi, baska bir yüzeyde (kâgit üstünde) tekrar duymak… Mümkünse, iki canli olmak…"

Bu kadar saf, bu kadar yalın olmak yaÅŸamak için iyi mi kötü mü bilemem ancak özlenen, özenilen olduÄŸu kesindir kanımca…(unutun ÅŸu sevimsiz gaffur’u! bu sözcük ondan önce de vardı!!) Gerçek olmak…gerçek olmak yanlış sözcük aslında, yalın ve saf olmak daha çok yakışıyor anlatmak istediÄŸime…Gerçek daha somut, daha net, daha bilimsel bir durumu ifade ediyor gibi, o yüzden sevim-siz geldi gözüme belki…

Bir üniversite hocamın "bilim filim iÅŸleri" olarak ifade ettiÄŸi bu bilimsellik mevzuu konusunda da kendime yakın bulduÄŸum bir bakış açısı var sevgili sevilesi sevimin…

Diyor ki "DoÄŸal olarak, hikâyelerim bilimsel bir dile çevrilerek deÄŸerlendirildi. Böylelikle hikâyelerimdeki kuramsal yaÅŸam, gerçekçi bir dünyada görünmüÅŸ oldu. Åžüphesiz hikâyelerimdeki kuramsal dünya, gerçek dünyaya baÄŸlıdır. Hikâyelerimdeki düÅŸünceler, gerçekçi dünya görüÅŸüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüÅŸünden çıkmıştır. Hikâyelerim, yalancıklı, bilgi’ye karşı yazılmış bile olsalar, bilgi’yi doÄŸrularlar… Ancak –hikâyelerim için çıkar yol, temelinden baÄŸlı olduÄŸumuz ÅŸu bilimsel dünya gerçeÄŸi deÄŸildir – … Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik ariyorlar. Benimse, yasamam, tanimam, düsünmem, yazmam, sani’ya (sezgi’ye) dayanir. Bilgi ve kesinlikle hikâye yazan biri degilim."

Sevgili Sevim Burak, "bilgi ve kesinliÄŸi" kim bulmus ki sen kaybedesin su alemde…

Artık çok geç ama yaÅŸadığın hayat herkeslerden daha çok canlı, daha yalın ve saf, daha bilimdışı, daha akıldışı ve daha gerçek(!)miÅŸ…Gerisi yalandır…

Varsın kitapların ölümünden 20 sene sonra basılmış, okunmuÅŸ, anlaşılmış, sevilmiÅŸ olsun…(kimin ayıbı acaba?? Pozitivist akıllılar??)

Öykülerinle rahat uyu…

November 25, 2007

vira vira viral online pazarlama!

Filed under: Uncategorized

Öncelikle yazıya ısınmak için küçük bir örnek: Diyelimki hayatla mücadele içinde bir insansınız - hangimiz deÄŸiliz ki - kafayı taktığınız bir alan var onunuzde, onu deniyosunuz olmuyo, bunu deniyosunuz olmuyo, çabalarınız sizi baÅŸarıya ulaÅŸtırmıyo, naaparsınız???köklerinize, eskiye dönersiniz, annenizin ya da babanızın soylediÄŸi doÄŸrulara dönersiniz…bu sefer baÅŸarıya kendi elinizdeki imkanlarla o doÄŸruları uygulamaya koyup ulaÅŸmaya çalışırsınız…baÅŸarılı olur musunuz bilemem en azından o yolda öleceÄŸinize eminim:))) ÅŸaka tabi ama biliyorsunuz ki ÅŸakada bir gerçek payı vardır:))

her neyse şimdi yazının başlığı ile daha ilgili bir seyler yazmaya başlayalım.

Online viral marketing initiativelerini de iÅŸte bu çabaya benzetmemek elde deÄŸil…Åžöyleki sevgili pazarlamacılarımız pek fazla reklamın artık iÅŸe yaramadığını hatta insanların reklama giderek daha da çok duyarsızlaÅŸtıklarını farkettiklerinden beridir, farklı alternatif yollar aramaktalar efenim, nası satsak acep ÅŸu malları deyu…
İşte bu noktada hafızalarını yoklayıp eskiden nası oluyodu da oluyodu bu iÅŸler diye saksıyı çalıştırmaya baÅŸlıyolar yani hani halil pazarlamadan da önceki zamanlardan bahsediyorum (hatırlatma: halil pazarlama halil pazarlama, halil pazarlama kapınızdaaaa, bknz: Bizimkiler, bu arada sevgilimize bi göz kırpalım;))

iÅŸte o güzide zamanlarda daha "brand nedir", "message leakage olunca patlar mıyız?", "bi brand awareness yaratalım hele bi önden" inanışlarından çoook önce cemaat nası alış veriÅŸ ederdi, neye göre seçerdi(tamam zaten seçenekler azdı ama 2 seçenek bile olsa bir seçim sözkonusu, deÄŸil mi efenim?) diye düÅŸünmüÅŸler…. ve hatırlamışlar…(biraz drama)

Millet bizim onlara ilettiÄŸimiz "X ÅŸampuansız hayat cehenneme benzer", "Y arabası aslında senin kiÅŸiliÄŸin canımıniçi", "Z deterjanını kullanmıyosan ben iyi anneyim deme!" mesajlarından çok onların kendi aralarında kendilerine ilettiÄŸi "kızım sana X ÅŸampuanı alalım, Halimeanımın kızı kullanmış, kepek mepek kalmamış, ben de gördüm gözümle!", "Hayatım yan komÅŸu Rüçhan beyler Y arabası almışlar, çok memnunlarmış", "Anne sen de Z deterjanını dene, esmanımın kayınvalde kaç yıldır onu kullanıyomuÅŸ, geçen gün alışveriÅŸ yaparken bana da ondan almış, hakkaten daha yumuÅŸcak oluyo" mesajlarına göre alış veriÅŸ ediyor…

Åžimdi efenim okuduÄŸum bir makalede derki, online viral marketing; pazarlamacıların top-down yaklaşımı ile word of mouth’un gücünü interinet sayesinde birleÅŸtirdiÄŸi için son derece revaçta ve de baÅŸarılı sonuçlar verebilecek bir usuldür. Burada pazarlamacıların top-down yöntemlerinden kasıt; yukardaki paragrafın ilk kısmında verilen örnekler(X ÅŸampuansız hayat cehenneme benzer ..vs….), word of mouth denilen ÅŸey ise yukardaki paragrafın bu sefer ikinci kısmında verilen örnekler (kızım sana X ÅŸampuanını alalım, halimanımın kızında iÅŸe yaramış…vs…) Yazının enn başında yazdığım mini yastık altı hikayeme gelince…; iÅŸte online viral marketing usulü de pazarlama dünyasının o yolu bu yolu deneyip de tıkandığı noktada elinde varolan imkanlarla anne-babadan kalma doÄŸruları uygulama giriÅŸimi gibi geliyor bana…

evet çok güzel…ve fakat benim içimde halen çeÅŸit çeÅŸit ÅŸüpheler hasıl olmakta…anne babasının doÄŸrularını elindeki imkanlarla birleÅŸtirip baÅŸarılı olmaya çalışan genç ya en baÅŸtan yanlış bir meslek seçmiÅŸ ise?? yani en baÅŸtan kendi içinde çeliÅŸkiler barındıran, temel varoluÅŸ mantığında karmaşıklık olan bir iÅŸi kendine iÅŸ edinmiÅŸse ya? o zaman ne olur sizce?? evet yanıtı bildiniz; baÅŸarılı olur mu olmaz mı bilemem ama en azından o yolda cümbül cemaat tüm pazarlama camiasının ömrünü tüketeceÄŸine eminim… (ÅŸakada gerçek payı olayı:)) zira artık power is in the hands of masses and masses are just a click away from each other…

allah esnaf aleminin iÅŸlerini rast getire, gani gani satış grafikleri yakalattıra, küçük hesaplarla yanlış yollara saptırtmaya! (Artık masslerin gözü üzerlerinde nitekim)

Amin…

November 13, 2007

bilgiyi sayan ve saymayan kim?? Bilgisayar mı??

Yazıya baÅŸlamadan evvel,aÅŸağıdaki Radikal’in okuyucu yorumlarından aldığım kısa yazıyı okuyalım;

"YaÅŸamın her alanına yayılmış hızlı teknoloji dünyanın bütün yaÅŸam ve kültür deÄŸerlerini altüst ediyor.Bence bu gidiÅŸat doÄŸanın tahrip olmasından pek de farklı bir ÅŸey deÄŸil ve getirdiÄŸi sonuçlar da bundan daha az tehlikeli deÄŸil.Belgesellerde,dünyadaki yaÄŸmur ormanlarının büyük bir kısmının yokolduÄŸu söyleniyor.Bu aynı zamanda o alanda yaÅŸam bulan pek çok canlı türünün de yok olması demektir.Nesli tükenen hayvanlar,yok olup giden bitkiler ve gittikçe dengeleri deÄŸiÅŸen bir doÄŸa! Bu baÅŸaÅŸağı gidiÅŸin en büyük nedeni insandaki açgözlülük ve doyurulamayan sonu gelmez açlıklardır.Bugün türlerin yokolduÄŸunu farkedebiliyoruz yalnızca,oysa tükettiÄŸimiz,yokettiÄŸimiz sadece bunlar deÄŸildir.Bu hızlı ve baÅŸ döndürücü teknoloji aynı ÅŸekilde kültürleri de yoketmektedir.Alışkanlıklarımız,insani iliÅŸkilerimiz,düÅŸünce ve inanç biçimlerimiz…hepsi deÄŸiÅŸiyor.DeÄŸiÅŸmekle de kalmıyor ,yokolup gidiyor.Hasılı bu teknoloji bizi tutsak ederek adeta yutuyor ve insana dair olan pek çok ÅŸey yokolup gidiyor."

Okudum ve yutkundum ve o an hissettim; önümde duran ve bilgiyisayan aletten bir canavar çıkıp üzerime saldırıverecekmiÅŸ gibi olup ürktüm. Aniden bir köÅŸeye çekildim ve bu yazıyı yazmaya baÅŸladım…Yani yazının tonu öyle hissettirdi bana…

Bilgiyi saymayan ve sevmeyen bir milletin bir üyesinin, bilgiyi sayan, seven, paylaÅŸan, paylaÅŸtıran (bilgisayar) ve sosyal aÄŸlar arasında baÄŸlar kurmaya çalışan (inter-net) bir oluÅŸumdan bu kadar korkmasına, nefret dolu bakmasına hayret etmedim desem yalan! yalaaan olur.

Bu arkadaşın yazısının aslında büyük bir kısmına katılıyorum, örn:"Bu baÅŸaÅŸağı gidiÅŸin en büyük nedeni insandaki açgözlülük ve doyurulamayan sonu gelmez açlıklardır" kısmı gibi. fekat iÅŸte özellikle "bu teknoloji bizi tutsak ederek adeta yutuyor ve insana dair olan pek çok ÅŸey yokolup gidiyor" kısmında mertlik bozuluyor. Yani ÅŸimdi o kadar kolay mı, tooonlarca ÅŸeyin sebebini teknolociye atmak?? sen kendin vermiÅŸsin zaten cevabını problemin; insandaki açgözlülük ve her seyin sonsuz olduÄŸunu düÅŸünmesi, peki bunun teknoloji ile bilgisayarla internetle ne alakası var…aslında teknoloji kelimesinin anlamı yunanelinde usta olmak, beceri kazanmak, yapmaktır (techne) ama bu da ayrı yazının konusu zaten, ama anladığım kadarıyla yazıda teknolojiden kasıt bilgisayar, internet ve yaÅŸamı kolaylaÅŸtırıcı diÄŸer benzer alet, edevatlar…   

DeÄŸerlerini kaybetmemiÅŸ, bilgiyi opup baÅŸtacı yapan memleketlerde teknolojinin nası baÅŸarılar kazandırdığını görüyoruz. (bknz: hint elleri, çin iÅŸleri, japoncuklar)

hiiiç suçu kompitere,internete ona buna atmayalım, özümüzün bize gösterdiÄŸi yoldan sapmadan, nereye gideceÄŸimiz, ne yapmak istediÄŸimizi bilip, az da saksıyı çalıştırıp, bunları kullanarak nası baÅŸarılı oluruz ona bakalım…

sen kendi deÄŸerine, dünyana sahip çık, voltran diz büküp hizmet etsin önünde!

hadi beyler bayanlar, hadi!!

bilgiyi say ki bilgisayar da seni saysın!!

(bi iki slogan daha yazcam ama yazı ağırlığını kaybedecek, o yüzden kesiyorum!)

October 29, 2007

modern türk kızının gelenekle imtihanı

Bugun gazetede bir haber; "İstanbullu kuma, 4. çocuÄŸunu dünyaya getirdi." haydaa nasıl yani?? devam ediyoruz habere; "İstanbul’da bir bilgisayar firmasında çalışırken evli olan Cemil İ. ile tanışıp onun kuması olarak Åžanlıurfa’nın Siverek ilçesine baÄŸlı KaracadaÄŸ köyüne gelen Gulten İ’nin (22 yaşında imiÅŸ kızımız), bir çocuÄŸu daha oldu. (3 çocugu daha varmış)". dıdıdınnn!! devam; "Gülten tek isteÄŸinin hakkını helal etmeyen annesi Işıl S.’nin kendisini afetmesi olduÄŸunu söyledi. Gülten İ kucağına aldığı bebeÄŸi öpüp koklarken "Burada çok mutlu bir yaÅŸamım var. PiÅŸman olur diyenler yanıldı" dedi." dedi haber…

dün akÅŸam geçiyordu aklımdan modern turk kızının gelenekle imtihanı diye bi yazı yazayım diye…sabah da bu haber, tuz biber oldu…bu toplumsal olarak modernlik vs. gelenek ikilememizin absürt ama bir o kadar da gerçek örneÄŸi…bu batılı tarafımızın son zamanlarda sürekli duyageldiÄŸi "ferrarisini satan bilge" veya "hindiçinde huzuru bulan sting" hikayelerinden farklı bi durum…

bu uç örneÄŸi bir kenara bırakalım hadi…geçenlerde tanıştığım bir arkadaşın annesinin beyin hücrelerini zorlaya zorlaya türlü zorluklarla edindiÄŸi diÅŸçilik kariyerini, daha baÅŸlangıcında kızları oldu diye elinin tersiyle itmesi durumu neyin nesi peki?? üstelik bu tür hikayeler Tr’nin moderniyatla yoÄŸrulmuÅŸ seçkin kesiminde sanılandan çok daha fazla ve eminim birçok insanın da yakın ya da uzak çevresinde bi ÅŸekilde duyduÄŸu durumlar…

hani nerde modern türk kadınının eline ekmeÄŸini alıp erkeÄŸin boyunduruÄŸundan kurtulma, ona mahkum olmama argumanları?

hani modern türk kadınının, kadın ve erkeÄŸin eÅŸit ortamlarda eÅŸit olarak eÄŸitim alma, iÅŸe girme mücadelesi? özellikle sonu evde çocuk bakmak ya da sivereke kuma olarak gitmekle sonuçlandığında ne kadar da anlamlı oluyor, dimi canlarım??

ne dersiniz? acaba modern türk kadını diye bir ÅŸey var mı? yoksa ÅŸu moderniyat meselesini milletçe (ya da seçkinlerce) fazla mı büyüttük!!?? 

August 14, 2007

lüks bir uğraş : yazı yazmak (?)

İşin içinden çıkamadığımda yazmak iyi gelmiÅŸtir hep…demek ki ÅŸuan yazdığıma göre??…evet evet bildiniz!!

Bugünkü soru baÅŸlığımız yazı yazmak lüks bir uÄŸraÅŸ mıdır? ya da lüksü de geçecek olursak bir uÄŸraÅŸ mıdır? ve bir uÄŸraÅŸ olarak kalmak zorunda mıdır?

bu sorulara muhtelif makul ve mantıklı cevaplarınız veya cevaplarımız olabilir ve fakat bu cevaplar benim bu soruları sorma çerçeveme bol gelmiÅŸ olabilir ve daha da kötüsü dar gelmiÅŸ olabilir…ve bu makul ve mantıklı - aynı zamanda kafamda dönmekte olan - yanıtlar silsilesi bünyeme, gövdeme,çevreme,çeperime uymamış olabilir…hani ne diyorlardı kuzum tıpkı theoria’nın pracsis’e uymaması gibi, tıpkı zihnin bedene eÅŸlik etmemesi gibi, tıpkı gölgenin cisimden güneÅŸe göre ya daha küçük ya da daha büyük olması ama türlü denk düÅŸememesi gibi…

velhasıl kelam yazı yazmak lüks müdür uÄŸraÅŸ mıdır nedir net olarak bilmiyorum, net bir yanıt da bulmak istemiyorum ancak ÅŸunu biliyorum; yazı yazmak zor bir iÅŸtir! Yazıyı yazmak deÄŸil mesele, yazı yazma iÅŸidir zor olan…

İyi geceler…

July 25, 2007

white turks’ minority syndrome

Within around two hours, unlike previous election nights, everything was clear. In fact it was clear at the end of first hour we began watching the election results that AKP was the winner, getting nearly half of all of the votes becoming once again Turkey’s ruling party.

"I think I’m gonna leave Turkey since we turn out to be a minority in this country," said one of my close friends, a profound supporter of "left" in Turkey, still shocked to see AKP’s skyrocketed results. His vote was one of those unwilling ones for CHP. –because he had no choice other than that party like many other "leftists" or "white Turks" in Turkey.

The following day, when I was at lunch at my multinational company’s "sterile" foodcourt, head of our Human Resources department said, "Look at the vulnerable situation we are in! We are only a few people, I had never thought we would become a minority here our own country," paralyzed to understand like many others how "the other" become the ruling power while they become "the other".

One finance specialist was trying to be funny,saying "Essalamun aleykum cemaati Muslimin" as he entered the room, adding "We will greet ourselves like that from now on". Although he was funny, he seemed to have believed what he said. 

Another product manager rushed "Where have those people, masses gone who crowded only a month ago the squares in İstanbul, Ankara, İzmir, MuÄŸla…in "Republican Meetings". If they all had voted for CHP, AKP’s votes would not have been so high. I can’t stand the possibility that some of those attendees of Republican Meetings voted for AKP for the sake of economic stability, their individual economic interests!!"

I guess it was all them, their attitude towards "the other" for years. When I say "the other", I am not talking about only those "headscarved", but also those making picnics on the greens of autobahns, those trying to swim with their "white underwears", those building "gecekondus" at the heart of big cities etc. 

That’s why they got more angry when they see Erdogan saying right after the results of the elections were announced "To those of our citizens who have not voted for AKP, I understand your message. Your votes are all valuable for us as much as AKP votes!"

They got angry because noone either white Turks or leftists or secularists or CHP leaders, supporters had dared to voice such an argument; to tell "the old other" that their votes, their lives, their economic situations, their cultural, social existence problems etc. were all important and valuable for them as much as those of secularists, white Turks etc…

I am soooooo sorry to tell our beloved "white Turks" that it is now too late because yes, that’s true they (we?) are "the other" now in this country.  

————————————————————–fin—————————————————————————- 

 

July 16, 2007

Rapprochement takes root

Filed under: Uncategorized

The Greek media praises Erdogan’s attitude during his Western Thrace visit for carefully avoiding remarks that would cause tension, while political analyst Sami Kohen says the visit itself signals the maturity of trust the two countries have achieved


SINEM TASSEVEN
ANKARA - Turkish Daily News

"The visit by Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has affirmed the friendly ties between the two countries and has created a new dynamic for a substantial improvement in longstanding problems," said Greek government spokesman Teodoros Rousopulos on Monday after a groundbreaking visit to Greece by Erdogan that included Turkish-speaking Western Thrace, which has usually been a source of friction between the two countries.

Erdogan ended his landmark trip to Greece over the weekend, opening a new page between the traditional rivals that has long suffered from mistrust and tension over Cyprus and the Aegean area.

Erdogan’s visit was characterized as momentous, especially for his trip, the first in more than 50 years by a Turkish prime minister to Western Thrace, which is home to a 120,000-strong Turkish minority.

First perceived suspiciously by the Greek media, Erdogan’s Western Thrace trip has been very successful in turning the atmosphere towards the positive on the issue.

The area is a symbol of regional rifts and mutual suspicion between the two countries since Greece refuses to recognize the Turkish minority, describing them instead as a Muslim minority. Only recently have Greek officials publicly acknowledged the community’s Turkish roots.

The Greek media applauded Erdogan’s balanced attitude during his Western Thrace visit, saying that he had acted like a European and carefully avoided any attitudes or remarks that would possibly spark a reaction.

His remarks while addressing the Turkish community in the region were particularly emphasized by the Greek media, which said "I’m especially addressing my brothers. You will, without doubt, protect your special identity. Nobody is telling you to lose or give up your Turkish identity, but remember that you are citizens of Greece."

Greek papers also said that Erdogan’s trip has vindicated those who were saying that a new environment had recently developed in the region.

Hundreds of Turks gathered outside the Turkish Consulate, applauding and embracing Erdogan. "My presence here must be a lesson [of friendship] for all people," Erdogan said after arriving in the northern city of Komotini, about 70 kilometers from the Turkish border.

Meanwhile, political analyst Sami Kohen told the Turkish Daily News that the visit itself displayed the degree of trust reached between Turkey and Greece.

Western Thrace came under Ottoman control in 1363 and became part of Greek territory in 1920. In 1923, the two countries signed a convention for the exchange of Greek and Turkish populations, which allowed about 110,000 ethnic Greeks to remain in Istanbul and some 115,000 ethnic Turks to stay in Thrace.

‘Commitment to continue policy of previous Greek government’

"One important thing during Erdogan’s visit that signaled the end of decades-old rifts and suspicions is that the new government displayed a commitment that it would continue the policy of the previous Pan-Hellenic Socialist Movement [PASOK] government towards Turkey," Turkish officials told the Turkish Daily News.

A relatively warm climate developed after former Turkish Foreign Minister Ismail Cem and the foreign minister of the previous Greek government, George Papandreou, established friendly ties between each other.

"This visit showed that the recent positive atmosphere between Turkey and Greece was not permanent and would not be limited by Cem and Papandreou’s friendly relations between each other but will further develop during the new government’s term," said Kohen, a political analyst and columnist at daily Milliyet.

"A Turkish prime minister has visited our country after an absence of many years. We think this visit has been very important in terms of a new era in our relations," a Greek government spokesman said on Monday.

Erdogan’s three-day visit, the first at that level since 1988, saw general discussion on territorial disputes in the Aegean and Turkey’s bid to join the European Union. The question of Cyprus, which entered the EU on May 1 after its Greek Cypriot community voted against a U.N. plan for reunification, was mostly skirted round

‘Aegean dispute may not be carried to The Hague’

Asked about the outcome of the visit, Kohen said that both prime ministers did their best in terms of improving the situation of their disputes in the Aegean by giving a green light to solving the dispute since solution of the problem required more technical discussions between the two sides.

Diplomats of the two countries have been holding consultative meetings for more than a year on how to settle the territorial dispute, but meetings have so far produced little. According to a declaration of the 1999 Helsinki Summit, if the sides are unable reach a settlement on the dispute by the end of 2004, it will be referred to the International Court of Justice in The Hague.

"No one expected an immediate settlement to be reached during this visit; however, the visit has signaled that the two countries, maybe, will not need to bring the issue to The Hague. We have still time before us to solve the dispute by December 2004. Or they may also present a proposal prepared jointly by the two countries to the court after December," Kohen said.

Cyprus no more a determining factor for Greece

Kohen also noted that the fact that Greek Prime Minister Costas Karamanlis said bilateral relations will not be affected by the issue of Cyprus during the visit showed that Cyprus will no more be a "determining factor" in Greek’s policy towards Turkey.

Following the defeat of the U.N.-brokered reunification plan on Cyprus due to Greek rejection, both leaders had said that their relations would not be influenced by the outcome of the twin referenda on both the Greek and Turkish-speaking parts of the Mediterranean island.

"With the visit, Greece, which previously said in various platforms that it would support Turkey’s EU bid, has [now] given Turkey a binding word on the issue," Kohen said.

Turkey, which has been at the door of the EU for more than 40 years, strongly expects to get a go-ahead at an EU summit this December to start accession talks with the bloc.

"This approach of Karamanlis is also addressed to the Greek Cypriot administration, signaling that this attitude on the part of Greece may also have an effect on Cyprus," noted Kohen.

The Greek Cypriot administration on May 1 joined the EU alone, leaving Turkish Cyprus out by rejecting the reunification plan.

CHP accuses government of silence against EU’s double standards

Filed under: Uncategorized
  • ‘Those anti-Turkish-membership circles inside the EU have not raised objections because of the Cyprus problem. They don’t even care about the recent reforms the Turkish Parliament has passed. They are against Turkey’s membership for for fundamental reasons such as Turkey’s geographic position and its religious and cultural characteristics’

     

  • ‘They want the Cyprus issue to be resolved through pressure on Turkey by exploiting its efforts to join the EU. This will not yield any results. Such policies will cause the dispute to go even deeper. The problem should be solved through the free will of both sides, through reciprocal concessions from both sides’

     

  • ‘Portraying Turkey as a country continuously failing to do its homework is a major injustice to the Turkish people. You cannot treat in this way a country that has been a republic for 80 years, that has experienced a multi-party regime for 60 years and that has had the experience of democracy that no other Eastern European country has had’

     

    FATMA DEMIRELLI & SINEM TASSEVEN
    ANKARA - Turkish Daily News

    In the second part of his interview with the Turkish Daily News, opposition Republican People’s Party (CHP) deputy Onur Oymen dismissed European Union attempts to link the Cyprus issue with Turkey’s bid to join the union and warned that such attempts would complicate efforts to resolve the sticky Cyprus issue.

    Oymen, a former career diplomat who has served as Turkey’s ambassador to some key EU capitals, said the union was applying double standards to Turkey as it strives to join the organization and argued that certain criticisms in the union’s recently issued progress report were exaggerated and unfair.

    Another unjustice committed by the EU, according to Oymen, is its imposing pressure only on the Turkish side to secure a settlement on the Mediterranean island of Cyprus. "No one thinks the Cyprus issue should remain unresolved; however, finding a solution to the problem through imposing pressure on only one side is wrong and at the same time unlikely to bear any fruit," he said. "If this were possible, the problem could have been solved over the past 30 years."

    The full text of the second part of the interview follows:

    TDN: Although Turkey has consistently rejected any link between its bid to join the EU and settlement of the Cyprus issue, the Union’s Nov. 5 progress report on Turkey noted that the lack of a solution on the Cyprus issue ‘could become a serious obstacle to Turkey’s EU aspirations.’ Thus settlement of the dispute over Cyprus seems to be a ‘political barrier’ standing in the way of Turkey’s EU membership. What policy do you think Turkey should formulate?

    OYMEN: The EU Commission has gone beyond its limits by suggesting the Cyprus issue as a precondition for Turkey’s membership to the bloc. The commission is not authorized to invent new criteria. The criteria that Turkey has to fulfill before joining the EU were determined at the Helsinki Summit of 1999, and there are no such ridiculous provisions there. It is not possible to put this forward as a precondition.

    TDN: The commission presented the issue as a ‘fact of life’ rather than an official criterion.

    OYMEN: Well, if this is a fact of life, then the current situation in Cyprus is a fact of life, too. If you are pursuing a realistic policy, then you should take the existing conditions as basis. No one has the right to present some views that certain countries try to impose on the EU as a ‘fact of life.’ Another point is that at the Helsinki Summit, all EU candidates were claimed to have been treated equally; however, the EU didn’t present the settlement of the Cyprus issue as a precondition to the Greek Cypriots before joining the EU. Some people must be thinking that Turkey is the only side responsible for the lack of solution. Such a perception is not true. Moreover, characterizing the issue as an obstacle on one side’s way to the EU and not even demanding such a thing from the other side before its accession to the bloc is simply unjust. Cyprus was never presented as an obstacle at the time Greece was accepted to the Union. Expecting only Turkey to solve the problem is unfair. In fact, no international dispute can be settled through the efforts of only one side. Forcing only Turkey to solve the problem would mean forcing it to accept the other side’s approach. Forcing only Turkey for a settlement, instead of pushing for a compromise and reciprocal concessions, is unacceptable. Only countries that lose a war are treated in such a way.

    TDN: Turkish Cypriot parliamentary elections will be held on Dec. 14, and opposition parties have pledged to sideline Rauf Denktas as negotiator and make a fresh push for a settlement of the Cyprus problem if they win. Turkish Foreign Minister Abdullah Gul recently expressed hope that a solution could be found after the elections in a sign that the government might start a new drive for a solution after the polls. What would you say on that?

    OYMEN: Several elections have been held in Turkish Cyprus up until the present time; however, none of them has been followed by a shift in national foreign policy, either in Turkish foreign policy or in Turkish Cypriot foreign policy. Therefore, no one should try to connect Turkey’s national foreign policy and the results of the Dec. 14 elections in Turkish Cyprus.

    TDN: EU officials have suggested that solving the Cyprus problem would help Turkey’s membership efforts. Don’t you agree that Turkey’s membership bid would receive a boost if the Cyprus issue is resolved?

    OYMEN: If you link Turkey’s EU process with the Cyprus issue, then you would harm both processes. Those who are involved in efforts to exploit Turkey’s desire to join the EU and therefore force the Turkish side to make concessions on the issue are on the wrong path. They cannot get what they want and moreover they would obstruct the settlement process of the Cyprus issue. And there are others who claim that if the Cyprus problem is solved, Turkey can easily join the Union; there are such people also in the Turkish media defending this view. However, this is deceptive because, the circles inside the EU who are involved in efforts to prevent Turkey’s EU membership, for example, the Christian Democrats, are not raising objections due to the Cyprus problem. They don’t even care about the recent reforms passed by the Turkish Parliament. They are against Turkey’s membership for several reasons, such as Turkey’s geographic position, its religious and cultural characteristics and the issue of Turkish workers having the right to circulate freely among EU countries. The circles against Turkey’s membership for such reasons aren’t saying that if the dispute over Cyprus is settled they will open the EU doors to Turkey. No one should deceive the Turkish public. The view that solution to the Cyprus problem will ease Turkey’s membership belongs rather to Greece and to some extent to Britain. They are involved in efforts to spread this view. Other countries make similar statements under the influence of these two. Therefore, the factors that the circles opposing Turkey’s membership care about are totally different.

    TDN: An alternative formula being raised in Turkey is that Turkey should get a date for accession talks first and then Turkey’s accession and settlement in Cyprus should take place simultaneously because Turkey, on the one hand, fears that it may not even get a date after making many concessions on Cyprus. But on the other hand, there is the possibility that Cyprus’ entry into the EU may harm Turkey’s accession aspirations. Is this alternative really possible?

    OYMEN: The Cyprus issue is a problem that should be solved immediately even if joining the EU is not on Turkey’s agenda. No one thinks the Cyprus issue should remain unresolved; however, finding a solution to the problem through imposing pressure on only one side is wrong and at the same time unlikely to bear any fruit. If this was possible, the problem could have been solved over the past 30 years. Unfortunately, some countries have thought from the beginning that a solution could only be achieved through exerting pressure on one side and they have always done that. They have no ‘B plan’ for the solution. What I mean by a ‘B plan’ is that they have no plans such as pressing both sides for a compromise that would come through the free will of the two countries. They always think that the issue could be solved by cornering one side.

    This was Makarios’ policy. In the wake of a coup by supporters of a union between Cyprus and Greece, Makarios spread his policy. claiming the Cyprus issue could only be solved by a long-term struggle with Turkey. The important thing here is that he was suggesting ‘a struggle’ and not a compromise. Since that time this policy has been followed. All international organizations and the European Parliament have continued to exert pressure on Turkey, cornering it to make concessions, but this policy has not succeeded. Now this policy that hasn’t yielded any results for years is again on the agenda. They want the Cyprus issue to be solved through pressure on Turkey by exploiting its attempts to join the EU. This is wrong; it will yield no results. Such policies will cause the dispute to go even deeper.

    The problem should be resolved through the free will of both sides, through reciprocal concessions from both sides. A solution that takes the security interests of the Turkish Cypriots in particular into consideration, that guarantees the existence of both sides on the island, that respects the London and Zurich agreements and ensures Turkey’s guarantor rights should be found. Any other solution apart from that would not settle the problem and would even cause more serious disputes. No one should insist on that wrong way. The policies the EU has followed for the last 12 years are wrong. Drawing a link between Turkey’s EU process and the Cyprus issue and insisting on Greek Cyprus’ EU membership due to Greece’s pressure and blackmail is wrong because such an approach means a violation of the international agreements.

    The agreements establishing the Cypriot state prohibit Cyprus from joining a union in which Greece and Turkey, together, are not members. Greece has intentionally violated these agreements and has attempted to make the Greek Cypriot administration in the south a member of the EU. Greece had made a blunt statement to the EU, saying ‘If you don’t let Greek Cyprus into the EU, then we will veto the entire enlargement process of the EU.’ The EU has surrendered to Greece’s blackmail. Another point is that it is not possible to talk about Turkey as an invasion force on the island. Turkey remains on the island in accordance with rights granted to Turkey by internationally recognized agreements. It is not possible to label a country that acts in accordance with law as an invader. Therefore, these kinds of claims have no basis. They can only help heighten the existing tension. What should be done is to take these two issues separately and speed up Turkey’s process of joining the EU. If there are other obstacles standding in the way of Turkey’s accession to the Union, then people should not exploit the Cyprus issue. Such an attitude is totally disturbing, unfair and wrong.

    TDN: As you say, there are many other obstacles apart from Cyprus on Turkey’s way to the Union, so is the EU having problems in giving a blunt ‘no’ to Turkey, and is the situation hopeless?

    OYMEN: Indeed the situation is not hopeless at all. But we should all be aware of some realities. The fact that Turkey’s process of joining the EU has lasted for so long and we still haven’t even started accession talks stem not only from Turkey’s deficiencies as some argue. We admit Turkey’s deficiencies, and we are making efforts to improve on these. But the point is different. The real reason is that there is no political will yet within the EU for Turkey’s accession. There are many other political groups apart from the Christian Democrats who are against Turkey’s accession to the bloc. For instance, the head of the EU convention that is responsible for shaping the future of the EU, former French president Valery Giscard d’Estaing, stated that the day Turkey enters the EU will be the Union’s last day. Unfortunately, the EU has failed in struggling with people having such a mentality, which contradicts the European mentality.

    The EU Commission has fallen short of persuading those against Turkey’s EU membership. If there were such a will, what would happen? We recently saw what would happen; the German chancellor in his recent visit to Croatia noted that Croatia, together with Bulgaria and Romania, should become a full member in 2007. This is a show of political will. Croatia is not even a candidate yet. It is not even involved in customs union. It hasn’t yet gone through many of the processes that Turkey has previously undergone. It has many deficiencies and problems, such as the situation of its Serb minority; however, if a strong political will exists, these can all be ignored. Although Croatia have not undergone many processes, the EU is engaged in efforts to include the country in the Union. This is impossible to understand. The only explanation for it is the lack of political will towards Turkey’s membership. We should all understand this and correctly inform the public.

    But facing some realities should not drag us into sorrow, and we should not close our doors to the Union. We will behave coolly and continue on our way but also, at the same time, be aware of some facts. Now, what needs to be done is to improve on our deficiencies and, most importantly, to ascertain those circles that are against Turkey’s EU membership and to try to persuade them and also to influence EU public opinion in collaboration with countries supporting Turkey’s accession to the Union. Portraying Turkey as a country continuously failing in doing its homework is a major injustice to the Turkish people. You cannot treat in this way a country that has been a republic for 80 years, that has experienced a multi-party regime for 60 years and that has had the experience of democracy that no other Eastern European country has. If they are against Turkey’s membership for cultural or religious reasons, it would cause many problems in Europe. This would mean erecting a cultural iron curtain instead of an ideological iron curtain, which we struggled to abolish for many years. This would be a huge mistake. Such an attitude harms the EU and its European values. We want to join a Union that has no such prejudices. We want to become part of a Union that places importance on justice, which is mature enough to digest different cultures within its body.

    TDN: In the EU’s recent progress report on Turkey, deficiencies both in the area of legislation and implementation are mentioned. The government says they have completed their work on legislation this year and that they will be working on improving the implementation of recently passed reforms next year; however, the EU Commission is signaling that further laws may have to be passed, especially on the issues of religious freedom or freedom of expression. So if further laws appear on the agenda, what will the CHP’s attitude be? Will you lend support to these? And another question: How do you evaluate the criticisms in the progress report over the implementation of the reforms?

    OYMEN: Turkey has done what it needed to do in terms of the Copenhagen criteria. But Turkey has basically completed its work in fulfilling the Copenhagen criteria. Some of the criticisms in the report on implementation of these reforms are really exaggerated and surprising. For instance, on the issue of religious freedom, the EU criticizes that the Orthodox patriarch in Istanbul is not accepted as ‘ecumenical.’ This is against the Lausanne Treaty. According to this treaty, the patriarch was allowed to stay in Istanbul on condition that he not have the ‘ecumenical’ title and that he would not engage in political issues. The EU cannot criticize this; a contrary position would be tantamount to adopting a stance against the Lausanne Treaty, which constitutes basic premise of our state.

    The other criticisms are exaggerated as well, and they degrade not only the Turkish state but also the Turkish people. It says in the report that over 50 percent of women in Turkey are subject to domestic violence. Is this realistic? That means 40 million out of 70 million people are either criminals beating their wives or subject to such violence. Is there such a country? If we are such a country, then what do we have to do with the EU, with the civilized world? If there are some incidents of such violence in some areas, then we will discuss and seek a solution for that; but you cannot accuse the entire Turkish public of such claims. Which research did they use, which scientific data did they have? None — there is no evidence in their hands. The EU’s report in this sense is a ‘regression report’ rather than a progress report.

    Another point raised in the report is the issue of the absence of ‘q,w,x’ in the Turkish alphabet. Turkey has been applying to the EU since 1987; have they learned about this only recently? In Germany, where 500,000 Turks are living, does the German alphabet include Turkish letters? If you come up with such ridiculous claims, then you will only damage the prestige of the EU Commission. In the strategy paper, the deficiencies of Bulgaria and Romania are also underlined, but they are admitting these countries as members. Why don’t they want to include Turkey in the EU? There’s a perception that until everything’s perfect, they won’t start accession talks with the EU. This damages the reliability of the EU.

    TDN: What about the new bills that could appear on Parliament’s agenda?

    OYMEN: If new laws come up, then we will consider them, but treating Turkey as a country that always fails to do its homework is unfair. We have done what we should do in terms of legislation. If they put new laws before us, then there will be no end to this. The EU doesn’t have the right to expect what it fails to do. If we are said to have some deficiencies, we will try to improve on them. But we have the right to react against unfair treatment. We expect the government to display a reaction against this. The biggest of our criticisms of the government is that it remains silent against the unfair treatment or double standards set for Turkey. The government should develop a more consistent and determined foreign policy that best protects Turkey’s interests. And the CHP will push the government to develop such a policy and will further work towards that.

     


  • Protest paralyzes Ankara

    SINEM TASSEVEN

    ANKARA - Turkish Daily News

    An extraordinarily high number of people wasted hours in attempting to reach their places of work in thirty degrees of heat on Tuesday morning in Ankara.

    The road connecting the Istanbul highway to the city center was completely gridlocked as Kizilay and Sihhiye Square, as well as Ataturk Boulevard in the heart of Ankara, was blocked by police due to a protest by the teachers’ union known as Egitim-Sen.

    Tens of thousands of Egitim-Sen members from several parts of Turkey gathered in front of Ankara train station and marched to the courthouse, chanting angry slogans in protest at a closure case recently brought against their union. The case in question relates to their call for mother tongue education within its regulations.

    Not only Egitim-Sen members, but also several other leftist political parties and non-governmental organizations (NGOs) — who gathered on Yuksel Street on Monday — took part in yesterday’s rally, increasing the number of demonstrators appreciably.

    While the demonstrators protested against the closure case against Egitim-Sen, furious drivers were honking their horns in vain as there was no opportunity to get the hundreds of cars moving again.

    In addition, minor traffic accidents that occured as the traffic moved inch-by-inch further strained the nerves of those involved, who had to hopelessly wait for a policeman to arrive at the scene to draw up the record.

    The masses of passengers who had lost hope in getting to their offices by dolmus [mini-buses] and buses simply walked through the tailbacks.

    Many people trying to catch flights at Ankara’s Esenboga Airport failed to do so as they remained stuck in traffic, not being able to get out of the city center.

    Turkey boosts image with successful Eurovision organization

    Turkey received full marks from abroad for the excellent organization of this year’s Eurovision Song Contest while Turks experienced once again — after Sertab’s victory last year — the pride of showing the world their true potential after years of disappointment in the competition which had become a national cause for the country


    SINEM TASSEVEN
    ANKARA - Turkish Daily News

    Praises both from Turkey and abroad for Turkey’s success in the organization of Saturday’s Eurovision Song Contest covered with much pride the pages of Turkish newspapers yesterday.

    The report by BBC’s Istanbul correspondent Michael Osborn which praised the organization was everywhere in the Turkish media. "British news channel BBC wrote Eurovision final in the host country Turkey was organized with a huge success, this ensured the survival of the contest," said daily Milliyet proudly.

    "The Turkish hosts of this year’s Eurovision Song Contest made the show their own with a riot of color and an exotic dash of eastern promise … Instead of being a time filler, this was true entertainment which won the unanimous approval of Abdi Ipekci’s Eurovision devotees — quite unlike some of the competing songs," were the statements of Osborn emphasized heavily by many Turkish dailies.

    The General Director of the Turkish state broadcaster TRT which was the main subject of praise, Senol Demiroz, said in a press conference after the contest: "TRT and Turkey have passed this exam with success. Turkey’s image has been reflected in the best way. The positive reactions both from Turkey and abroad have proved that this year’s contest has been the most successful one ever … In fact, we were planning to surprise the world and organize the contest in a hall built on pontoons on the Golden Horn river, that would have created a wonderful scene for the contest. We couldn’t do it due to a delay in my appointment."

    The papers listed statements praising Turkey’s organization from jury spokesmen from different countries that were televised during the contest to announce their countries’ points.

    This pride was not in vein; Turkish people’s minds were full of the "bad memories" of the past when families would crowd in front of their televisions, watching Turkey’s only TV channel TRT to see how well — or bad — Turkey’s song would fare amongst the European entrants, praying that it would not come last. And it was their right to feel proud for every positive word concerning Turkey’s organization of the contest.

    Successul organization proves Turkey’s desire to get on the stage

    The pride stemming from Turkey’s successful organization of a contest in which it was defeated several times turned into a Turkish people’s self-expression of itself, a reflection of their saying, "Here, we are on the stage with you now," to the world.

    "Did you have a feeling of boredom, anger, helplessness which had been building up inside you for years? I had such feelings. Did you have an inferiority complex for the failure to explain, introduce the lands we were living on, as we saw with the other people. I had. I was bored of trying to explain to foreigners what a wonderful place I was living in … But finally it happened, finally we achieved it. Turkey, as we wanted other people to see, was reflected through the contest," wrote a popular columnist of Hurriyet daily yesterday.

    Turkey did not only organize a wonderful song contest but it also proved itself in the international arena by perfectly reflecting its potential.

    Torture pictures touch a raw nerve in Turkey

    Turks expect international bodies such as the EU to take an effective stance against abuse of Iraqis as failure may deepen suspicions of insincerity on human rights issues, especially given the involvement of Britain in the torture scandal


    SINEM TASSEVEN
    ANKARA - Turkish Daily News

    Turkish society was outraged at pictures displaying the humiliation and torture of Iraqi captives by U.S. and British soldiers in Iraq which have dominated the dailies and TV channels this week.

    The initial reaction of Turks was one of abhorrence at first seeing the pictures. Turkish society is emotionally close to Iraqi people and were irritated and repulsed by the way the Iraqi detainees were humiliated and abused by being positioned to simulate sex acts; several naked people tied to each other by their feet and hands, a man seen wearing womens underwear on his head, a female soldier putting a collar around an Iraqi captive’s neck and Iraqis stacked naked in a pyramid.

    A feeling of deep disgust sparked widespread protests in all segments of politics and society, ranging from Parliamentary commissions and political parties to the smallest non-governmental organizations.

    Then came the feelings of deception and anger as they remembered who was commiting the torture on the Iraqis were the United States and British soldiers who originally entered Iraq to liberate and bring democracy to the people there after years of Saddam’s repressive regime.

    The statement released by the Parliamentary Human Rights Commission this week reflected this mood which said, "In an era of democracy and civilization in which we think such inhumane treatment has become a bad memory of the past, the fact that we are faced once again with these practices by those who label themselves apostles of civilization shows us that their real intention is not to bring freedom."

    In order not to feel broken by the West and its commitment of giving the highest value to freedoms and rights of people and in order not to lose their faith on the road to keep up with the high standards of democracy and human rights, the protestors later issued calls for international trials of the perpetrators.

    "What should be done is to investigate the matter and punish the perpetrators and prevent such shameful incidents from taking place again, the perpetrators should face trial at the International Criminal Court, and the victims should be compensated," said the statement by the Parliamentary Human Rights Commission and many other human rights groups also urged for bringing the perpetrators before the International Criminal Court staged protests all over the country.

    Criticism subsequently turned into accusations of violation of international legal and humanitarian norms, which ban such mistreatment. A statement from the prominent human rights group of Turkey, Human Rights Association (IHD) said that torture was banned in every situation either in war or in peace according to international agreements while some others showed one by one the international articles which would accept such incidents as "crimes of humanity."

    After seeing that international bodies remained silent on the issue, their reactions grew; "It is very hard to understand how international society and institutions are still silent in the face of such violence," said Arif Kocer, head of the Izmir Branch of the Association of Human Rights and Solidarity for Oppressed Peoples (Mazlum-Der) during a protest in Izmir.

    The Turks are now expecting international bodies or society do something against the perpetrators of the Iraqi abuse and a failure in this regard might undermine the belief in international organizations which profess to be proponents of human rights across the globe, such as the European Union.

    Turkey is told by the EU to improve its human rights record, if it wants to achieve its goal of membership. Failure to take an effective international stance against what is going on in Iraq may deepen suspicions of EU sincerity on human rights claims, especially given the involvement of the EU’s leading actor Britain in the torture scandal.

    Following statements from the Republican People’s Party (CHP) Parliamentary Group Vice-chairman Ali Topuz best explains this feeling, "We expect especially Britain which is a prominent and influential European country to take the required steps on the matter."

    Ankara Çoksesli Müzik Derneği Kızlar Korosunun Hazin Öyküsü

    Filed under: Uncategorized

    Biraz önce Kanal B’de -baskent üniversitesinin kanalı olan kanal- caaanım çocukluk ÅŸefim, biricik kızlar koromun müstesna ÅŸefi Nilgün Tuzkaya’yı gördüm…

    Kapmış Muzaffer Hoca’dan kalan (ona da Carl Orff’tan kalan hatta) Orff aletlerini, toplamış yine mini mini çocukları, gencecik beyinlerine çoksesli müzik sevgisini zerketmeye çalışıyor–muzaffer hoca kadar bilinçli bir idealist duruÅŸla yapmıyor bunu, sonradan anlayageldiÄŸimiz üzre… ama iÅŸte yetiÅŸtiriliÅŸi, genleri onu bu yola sürüklemiÅŸ ve baÅŸka bir seçenek yok zaten onun için– Önünde ilkokul çağındaki ne deÄŸerli bir ortamın içinde olduklarının belli ki o zaman farkında olmayan yavrular, çok heyecansız ve sakin görünse de olabildiÄŸine naif ve tedirgin ve aslında içten el vurmaları hocanın…

    Anılaar, anılaarr ÅŸimdi gözümde canlandılaar nitekim…İlkokulda baÅŸlayan ve arada lisede sadece 3 sene kesintiye uÄŸrayan koro -ve Nilgün Hoca-maceram, cuma günkü niÅŸanımda bağıra cağıra eglendiÄŸim arkadaslarımı ilk tanıdıgım ortam, önce Hacettepe Üniversitesi’nin devasa ama buz gibi koro salonu, sonra ayrancı elci sokakta koro salonuna dönüÅŸtürülmüÅŸ, buz gibi olmayan ama ufacıcık içi dolu turÅŸucuk ev salonu…

    Kemanlar çınlar, her yerdeee sevinçle, kemanlar öteer, hep ÅŸarkıı söyleer…Hele ki o bir türlü sahneleyemediÄŸimiz ama hala ezbere bildiÄŸim koskoca ve ne güzel olan İncigül Opereti…Tatlı sesler…ve daha minik minik, hala hatırladığım bi ton çocuk sarkısı…ve sonra tabiki -çılgın- kızlar korosu…muzaffer hocanın deneysel çalışmaları, "yaÄŸ satarım, bal satarım","ben giderim batuma"…,verdi’nin o inanılmaz ağır ama söyleyebilince verdiÄŸi keyfi unutamadığım parçası:)…meÄŸer ne deÄŸerli ÅŸeylermiÅŸ, onca yıl -evet dürüst olalım- küçümsediÄŸimiz, cuma gecesi içmelerimizden sonra sokaklarda baara caara soylediÄŸimiz, o eÄŸlenceli minik ÅŸarkılar, her zaman rezil olduÄŸumuzu hissettiÄŸimiz etnografya müzesi, buyuk tiyatro, altınpark (evet bu bile), cso (annelerimizle dolu olan salonuyla:),bilkent konserlerimiz…

    Kimse yok muydu etrafımızda o zaman, o bıyık altından güldüÄŸümüz, bize o zaman önemsizmiÅŸ gibi gelen çabalamalarımızın (bursa kumaÅŸ pazarına koro kıyafeti kumaşı aramaya gitmenin bile:) hayata daha da sıkı tutunmanın en muhteÅŸem yolu olduÄŸunu söyleyecek, bizi ÅŸuan biz yapan en büyük uÄŸraÅŸlardan biri olduÄŸunu kafamıza kafamıza iÅŸleyecek??

    Bak ÅŸimdi kocaman adamlar olduk, –ya da öyle görünüyor en azından–, hangi para, zaman, olanak bize -aynı kadroya- nilgün hocanın bi ÅŸarkı daha öÄŸretmesini saÄŸlayacak, aynı saflıkta, aynı hevesle?

    Var mı öyle bıyık altından eleÅŸtirmek, uzaktan gülümsemek, kolaysa daha iyisi için elini taşın altına sen koy diil mi??!!

    June 29, 2007

    Etkili Kadınların 58917. Alışkanlığı : Yoğun Hizmet

    Etkili insanların 7 alışkanlığı neymiÅŸ yeterince okumus, ogrenmiÅŸtik -kaldı ki teee universite 2′de mi neydi "organizational behaviour" diye güzide bir dersimizde yine güzide bi hocamız bu kitaptan sınav bile yapmıştı- Neyse efenim cok gecmeden bu tarz kitapların kadınlar ve kadın yöntemleri için olmadığı gerçeÄŸini - gercekten de cok gecmeden - öÄŸrendim…Zira bir kadının etkili olma yöntemleri çok net, katı ve de sarih (seviyorum boyle kelimeler kullanmayı, sevgili sevgilimle araba yolculuklarımızda son harf oyunu oynarken iÅŸime yarıyor:) bir biçimde bu kitaplarda yazılanlar deÄŸil!!!

    Bir kere etkili kadınların alışkanlık ya da yöntem sayısını belirtmek için 7 gerçekten cok cok cok küçük, acınası boyutta minik bir sayı…ben baÅŸlıkta klavyede elimi çarpıvermiÅŸ oldugum üzre 58917 sayısını kullanmışım, peki ya gerçek?? gerçeÄŸin çok daha ürkütücü boyutlarda olduÄŸundan ÅŸüphe etmekteyim…

    Bugun sizlere tesadufen yazagelmiÅŸ oldugum (kullanmak lazım türkçedeki bu halleri -e yazmak, -e gelmek, yokolayazacaklar yoksa)58917 yöntemden farketmiÅŸ oldugum 1 tanesini yazacağım…

    Efenim etkili kadınların sonsuz alışkanlıklarından bir tanesi de karşı tarafa sonsuz hizmet sunmaktır, aslında öyle görünse de kesinlikle sonsuz hizmet deÄŸildir bu…pragmatik hizmettir daha çok olsa olsa…çünkü sonuç mutlaka yine kendi iÅŸlerine yaramaktadır… sonucu çook dolaylı da olsa kendi iÅŸlerine hizmet etmeyecek bir hizmeti sunmazlar…

    evet yeterince karıştı mı? o zaman güzel…

    Biraz daha açıklayıcı olayım…Etrafımda (ailemde demiyorum dikkat edin!) eskiden beri gözleyegeldiÄŸim (abartmamak lazım tabi) bir durum bu aslında…Kadınlar karşılarında etkili olmaya çalıştıkları hem kadın hem erkekler karşısında yoÄŸun bir hizmet sunarak onları bir nevi duygusal olarak borçlandırırlar…

    Annelerin çocuklarına yoÄŸun hizmet sunarak çocuklarının kendilerine gereksinim duyma dürtülerini arttırdıklarını ve bu yolla aslında kendi varlıklarını ve hatta bazen yaÅŸama sebeplerini meÅŸrulaÅŸtırdıkları gerçeÄŸi yeni bir ÅŸey deÄŸil, (bknz:Can Dündar’ın bu blogdaki yazısı) ve aslında bunun içinde hadi diyelim annelik dürtüsü de olduÄŸundan yukardaki tezime örnek olarak da vermiyorum ve dışarda bırakıyorum diyelim…

    BaÅŸka bir tanıdığım, özel bir ÅŸirkette (bilin bakalım kiminki??) iÅŸe alım sonrası periyodik olarak 5 haftalık stresli, yoÄŸun çalışma gerektiren, rekabetçi bir kurs dönemi düzenleyen biri ve tahmin edebileceÄŸiniz üzre kadın:) 

    Bu kiÅŸi "Nevriye" diyelim kod adı olarak…Nevriye her kurs döneminin baÅŸlangıcında kiÅŸilerle tek tek ilgileniyor, vitaminlerini alıyor, inanılmaz sıcak kanlı ve aslında sahte oldugunu kısa zamanda anladığınız bir samimi bir portre çiziyor…adeta kursiyerlere bizler sizleri rahat ettirmek için geldik bu dünyaya havası yaratıyor ve tüm bu çaba sonunda bir sınav yapılıyor, sınav sonucunda notlar bilerek düÅŸük veriliyor ve kursiyerler bir odaya toplanıyor ve her kurs döneminde harfiyen tekrarlanan unutulmaz bir konuÅŸma yapılıyor…ana tema ÅŸu "biz sizlere bir soru sordugunuz zaman sizi yanıtsız mı bıraktık?", "Midem,başım,ayağım agrıyor, odamın ışığı az, oda arkadaşım sigara içiyor, yan daireden sürekli gürültü geliyor vs… dediÄŸinizde size hemen çözüm mü üretmedik?" - ki gerçekten hepsi yapılıyor-,"size ayrılan boÅŸ zamanda ÅŸu dvdyi izlemek istiyoruz dediÄŸinizde o dvd’yi mi getirtmedik?" - ki bu gibi ÅŸeyler de yapılıyor-…ve ardından final shot geliyor: tüm bunların karşılığında siz ne yaptınız? ve bir soru: sonuçta en yüksek not kaç sınıfta?? bir zavallı periÅŸan kursiyer : "66".  O sırada bu yoÄŸun duygusal borçlandırmaya kapılmayıp mantığıyla düÅŸünebilmeyi akıl eden -ki gayet aklı başında insanların oluÅŸturduÄŸu 40 kiÅŸilik sınıfta böyle anca 1 ya da 2 kiÅŸi ya çıkar ya da hiç çıkmaz- kursiyer aslında doÄŸru yaptığı tonlarca sorudan sacma sapan gercekten sırf not kırmış olmak için yapıldığı belli olan yanıtlarına bakıp eger biraz da cesursa söz alır ama mahcup, ezik ve daha çok çalışmalıydım diye derin bir suçluluk hisseden çoÄŸunluÄŸun eleÅŸtirilerine yenik düÅŸer ve neredeyse soru sorduÄŸuna piÅŸman olup kafasında soru iÅŸaretleri oturur kalır oturdugu yerde… 

    Böyle bir kursta çocuklar gayet ezberci bir ÅŸekilde ve de daha daha da yüksek not alsın (maksat yöneticiler alışveriÅŸte görsün) diye kurgulanmış bu düzenek tabiki bir kadının iÅŸ yapma tarzı olabilir ancak….

    ve günlük hayatta bu tarzın ya da yöntemin tonlarca minik uygulamasını görürüz, "ben senin için saçımı süpürge ettim" bu yöntemi denemiÅŸ, hatta uzun bir sure denemiÅŸ ancak çok akıllıca uygulamamış olacak ki sonunda istediÄŸini elde edememiÅŸ bir kadının isyanını ifade eder…

    Bu yöntemleri uygulayıp baÅŸarılı olan kadınlara deÄŸil sözüm, onlar belli ki öyle gelmiÅŸler ve öyle gidecekler…

    Ammmaaaa bu yöntemlerin kurbanı olan ve mantığını toparlayıp kafasını tüm soruları aslında doÄŸru yaptığı kağıda çevirmeyi aklına getirmeyen, ya da iyi de benim tüm sorularım doÄŸru diyemeyen, ya da bunun farkında olmayan ölümlülere ne demeli????!!???

    Yoksa ünlü deyiÅŸimizin dediÄŸi üzre; satan razı olduÄŸu gibi alan da mı razı?

    June 12, 2007

    Modern Nomadlar, Köksalma Çalışmaları ve bizim evin halleri

    Filed under: per personel

    Köksal cümle-kelimesi (kök sal!) ne kadar yaygındır bizde, benim bile bi çırpıda aklıma gelen, adı/soyadı köksal olan birçok insan var…

    Bu emir cümlesinin biz halen yerleÅŸmemiÅŸ olan (bu doÄŸrusal bir çizgi midir; göçebelikten yerleÅŸikliÄŸe doÄŸru mu gider o da ayrı mesele tabi) nomadlarda bu kadar yaygın olma sebebi belli aslında; bir önceki kuÅŸak sonraki kuÅŸaÄŸa kendi yapamadığı bir vasiyetini iletir : "Kök sal! dolanıp durma artık, ordan oraya, sal ÅŸu köklerini sabit bir yere!" der. Adı köksal olanlara isimlerinin bu içgüdüyle verildiÄŸini düÅŸünüyorum.

    Her 100 kiÅŸiden 8′inin soyadının köksal olması ise daha da acıklı bir durum bence. Nesillerdir aynı temennide bulunup bulunup kök salamamış nomadlar (klasik anlamda ortaasyadaki göçebeler olmak zorunda deÄŸil bu dediÄŸim,modern nomadlar da olabilir) bütününün hazin hikayesini ifade eder benim için…

    Peki tüm bu etimolojik çaÄŸrışımlara neden düÅŸtük?

    Hayatımın ÅŸu dönemleriyle çok ilgisi var bu köksalma meselesinin…

    Ananem Romanya göçmeni, annem sivas’ta doÄŸmuÅŸ, adana’da büyümüÅŸ,samsun’da okumuÅŸ, ankara’da da hayatının geri kalanını devam ettiren biri.

    Babam artvin’de doÄŸmuÅŸ, kastamonu’da okula baÅŸlamış, adana’da liseye gitmiÅŸ, ankara’da üniversite okumuÅŸ ve yine orda hayatının geri kalanını devam ettiren biri.

    Yani ikisi de bir nevi modern nomadlar…Sadece benimkiler mi? özellikle benim kuÅŸaktan birçok insanın anne-babası böyle aslında…Geleneksel göçebeler iklimden, yiyecek koÅŸullarından vs. göç ederlermiÅŸ…Modern nomadlarımız da eÄŸitim ve okumuÅŸ adam olmak için ordan oraya dolanır ve vatana birer hayırlı evlat olmak için (giderek eskimekte olan bir kavram bu da maalesef) çabalarlar. Tek büyük fark neredeyse bu gibi aslında görünürde…

    Bir de gelin görün ki modern nomadların geleneksel göçebelerden baÅŸka daha da önemli bir farkı kurulu bir düzenleri, aileleri içinde göç ediyor olmayışlarıdır; onlar vatana hayırlı birer evlat olmak, "okumak" uÄŸruna diyar diyar gezerler ve aile kurma kavramı ile çok geç ve neredeyse tamamen tek baÅŸlarına (göçebelerde geleneÄŸin birçok rolü üstlendiÄŸinin tersine) tanışırlar.

    Bizimkiler ve benim yaÅŸlarımda birçok insanın ailelerinin modern nomadlar olduÄŸunu biliyorum.

    Tüm bu kavramların hayatımla kesiÅŸen noktası ise ÅŸu aralar ailemin bu modern nomad düzenden yerleÅŸik düzene geçiyor olması (en azından benim öyle görüyor olmam:)…

    Kaderde ne vardır bilinmez 10 yıla yakın süredir İngiliz ellerinde yaÅŸayan ablam ve ailesi İstanbul’a geliyorlar yaÅŸamaya…ve kimbilir belki de nomad hallerden gelen ailemize yerleÅŸik bir düzen kazandıracak bu geliÅŸme…

    OkumuÅŸ, etmiÅŸ adam olan sevgili babam her zamanki didaktik konuÅŸmalarında "köklerini bilmeyenler geleceklerini de bilemezler" gibi söylemlerde bulunurdu.

    Bunu tabiki bizim kendi toplumsal tarihimizi daha çok okumamızı istediÄŸi için söylerdi - toplum için hayırlı evlat yetiÅŸtirme heyecanı:)-

    Toplumla ilgili yeterince kafayı patlatıp, okuyup ettikten sonra kendi bireyselliÄŸine ve düzenine dönen ben, bu sözü toplumdan önce kendi hayatım üstüne almaya karar verdim. (DiÄŸeri sanki 2. faz olmalı)

    Önce birey olarak, sonra aile olarak kök salmaya karar verdim. 

    Belki Mevlana’nın kim olduÄŸunu, hayatını, nelere deÄŸer verdiÄŸini, insanlığa ne gibi katkılarda bulunduÄŸunu, bize etkisini öÄŸrenmek, bilmek kadar dedemin, dedelerimin kim olduÄŸunu (isim soyad deÄŸil, gerçekten kimdi, nasıllardı bu insanlar?), hayatını, nelere deÄŸer verdiÄŸini, insanlığa ne gibi katkılarda bulunduÄŸunu, bize etkisini bilmek de en az diÄŸeri kadar önemlidir, ha?

    Hatta belki 2. sini önce bilmelidir, hazmetmelidir insan da 1. si, onun temeli üzerine gelirse daha saÄŸlam olur, ha?

    Velhasıl kelam tüm bu duygularla ablam ve ailesinin İstanbul’a taşınmasını yüreÄŸimden sessiz sedasız ama içten bir sevinçle karsılıyorum.

    Allah iÅŸlerini rast getirsin, mutluluklarını ve yerleÅŸikliklerini daim etsin!…

    June 5, 2007

    böyleyiz biz, vokaliz.biz

    Filed under: Uncategorized

    note

    !!!genlerimizden püsküren lokal hallerimiz ÅŸimdi çoksesli koral müzikte!!!

    tee 3 sene önce yazmışım biricik gastem tdn’de; Traces of Turkish melodies in new-generation alternative rock deyin…türkülere, arabekse, tutimucizei guyemlere burun kıvırarak yetiÅŸmiÅŸ gençlerin çılgınca yaptıkları müziklere bilinçaltına iÅŸlemiÅŸ rüyalar gibi sabuhanın, bir teselli verin, biz heybelidelerin usulca da deÄŸil zapadanak girivermesine dikkat çektiydim…

    Åžimdi de yıllaaarca -ilkokul 3′ten beri- söyleyegeldiÄŸim, söylemekten çok çok zevk aldığım ama bunun bana özel bir ayrıcalık getirdiÄŸine inanmadığım –ama çoÄŸu insanın "oo çoksesli müzik mi ne hoÅŸ ne hoÅŸ" diyip yücelttiÄŸi ama aslında zerre hazetmediÄŸi– çoksesli müzikte pörtledi bu lokal damarımız…

    aman ne hoÅŸ oldu ne kadar hoÅŸ oldu…5 tane beyni vızır vızır çalışan genç (benim abilerim sayılırlar aslında yine de:) kendime iltifat edeyim:) yıllarca korolarda çalışmışlar, didinmiÅŸler, çoksesli müzik üzerine kafa ve ses patlatmışlar - ki anca çoksesli müzikle uÄŸraÅŸan bilir çoksesli bir eseri hakkıyla yorumlamanın ne zor ne kadar meÅŸakkatli olduÄŸunu, bi tıııınnnn edivermek için sabırla saatlerce uÄŸraşıldığını…ama iÅŸte gelin görün ki bi yerde o çoksesli müziÄŸe müzikten öte anlamlar yükleyen, bu türün de nihayetinde farklı bir tarihçesi olan kaliteli hoÅŸ, dinlenmesi mayhoÅŸ bir müzik türünden ibaret olduÄŸunu görmek istemeyen ÅŸekilci konservatuarlılardan (genellemiyorum, böyle olmayan açık fikirli çoksesli müzik emektarları ve dinleyicilerini kesinlikle tenzih ederek söylüyorum) çok fazlaya gerek yok az biraz farklı düÅŸünüp, önyargısız yaklaşıp genlerinden,geçmiÅŸlerinden hayatlarına iÅŸleyen lokal halleri kendi severek yaptıkları müziÄŸe zerk edivermiÅŸler…

    ve ortaya gerçekten dinlemesi –çoksesli müzik dinleyen,dinlemeyen,koral müzikten haberi olan olmayan herkes için –çok keyifli ve hoÅŸ bir performans koymuÅŸlar…

    iÅŸalla çoksesli müziÄŸe "kültürlü","batılı","modern" olmanın sembolü gibi bakan ÅŸekil ÅŸemal meraklısı insanların eleÅŸtirilerine kulak asmadan daha da yerel tınıları, türküleri, gırtlakları çoksesli müziÄŸe katıp katıştırıp daha da zengin hoÅŸ sadalar bırakırlar kulaklarımızda…kısaca ÅŸu yaÅŸlarına kadar ne biriktirdilerse bünyelerinde içlerinden geldiÄŸi gibi zerk ediverirler bu gönül verilesi çoksesli müziÄŸe…biz de sürekli takipte kalırız böylece:))

    May 27, 2007

    !1!…>?2?<…–3–

    1 ÅŸok edicidir, çünkü ilktir ama atlatılır, 2 akla gelse de düÅŸünülmez, gecilir gidilir…

    3 gelirse eÄŸer, zaten sonrasının nasıl olacağı bellidir, biter ya da bitmiÅŸten beter devam eder gider… 

    ama 2, ama 2 kırılma noktasıdır, ne baÅŸladığı yerdir ne bittiÄŸi yerdir çünkü…kritik bir noktadır orası, 2′nin geleceÄŸi 1′den belli deÄŸildir ama 3′ün geleceÄŸi sanki 2′den bellidir…o yüzden daha cok vurur, o yuzden daha cok aÄŸrıtır, daha cok düÅŸündürür üstünden geçilip gidilirken, atlatılırken…zorlar insanı bu 2…sorgulatır iyice…1 gibi tesadüfi olmadığını, hayatın gerçekleri gibi, seni artık ciddiyete davet eder gibi, ÅŸapkayı önüne alıp osuyla busuyla, romantik deÄŸil gerçekçi ÅŸekilde tartmak gerektiÄŸini hatırlatır gibi çarpar adamın yüzüne… 

    May 23, 2007

    pure and fatal

    en saf en narin olanlar en çok yıpranırmış…

    en hassaslar, en dolambaçsızlar en ağır darbeleri alırmış…

    bir kuÅŸaktan diÄŸer kuÅŸaÄŸa geçermiÅŸ, çünkü her kız giderek en çok annesine benzermiÅŸ…

    akıllı, mantıklı da davransa görünürde, aldırmazmış, mutluymuÅŸ gibi yapsa da dışardan..içi öyle deÄŸilmiÅŸ iÅŸte…

    tam tersini ya da doÄŸru olanı yapması gerektiÄŸini tekrarlasa da kendi kendine sürekli, olmazmis, yine saf saf davranırmış ve her defasında en derinden o yıkılırmış…

    ve aslında hiç istemese de, hiç düÅŸünmese de en çok zararı da o verirmiÅŸ yine çevresine, kendine olduÄŸu gibi…

    ne hissedeceÄŸini ne yapacağını ÅŸaşırırmış çevresi…

    kızamazlarmış; bilirlermiÅŸ ki saflığından yol yordam bilmezliÄŸinden… 

    sevemezlermiÅŸ; çünkü onları da yaralarmış en az kendini yaraladığı kadar… 

    küsemezlermiÅŸ; bilirlermiÅŸ ki tavÅŸan daÄŸa küsmüÅŸ olacak, ne dağın haberi olacak ne de bir sonucu… 

    güvenemezlermiÅŸ; bilirlermiÅŸ ki kendi istemese de bilerek olmasa da yarı yolda kalıverecekler, yarı yolda bırakılıverecekler, bu duygu bitirirmiÅŸ etrafındakileri…

    ne ayrılabilir ne yanyana yaÅŸayabilirlermiÅŸ; bilirlermiÅŸ ki ikisi de mümkün deÄŸil…

    hem hayatlarını söndürür hem hayat söndürürlermiÅŸ…

    ——biliyorum parlak deÄŸil ama baÅŸka türlü görünse de topu topu aldığı miras, bırakacağı miras bundan ibaretmiÅŸ…

    lost angel 

     

    May 21, 2007

    ben yeni orta sınıf da değilsem neyim?

    bugun milliyette bi yazı okudum, devrim sevimay’ın roportajıydı, sencer ayata ile — unlu bir sosyal bilimci – (4 sene okumus olsam da ne oldugunu anlayamadıgım filim-bilim)…istanbul’da cumuriyet meetinglerine katılan kalabalıkların kim oldugunu analiz etmeye çalışmış sosyalistimiz (chemistry-chemist, science-scientist, biology-biologist oluyorsa sosyal-sosyalist olması gerekmez mi, olmuyorsa sosyal bilim, bilim deÄŸil midir?) demiÅŸ ki meeting’deki insanlar sanayi firmalarında yönetici filan olarak çalışan beyaz yakalılar, kendi adına calışan doktor, avukatlar vs…

    bir de benim de katildigim hatta haftasonu sevgili söslüme bizzat yaptıgım bir saptamayı soylemiÅŸ olması : "Geleneksel orta sınıfları daha çok mülk sahipliÄŸi, giriÅŸimcilikle tanımlarsak, yeni orta sınıfların en ayırt edici özelliÄŸi geldikleri konuma eÄŸitim aracılığıyla ulaÅŸmış olmaları"

    ok buna katılıyorum, tamam meeting’e katılanlar bu yeni orta sınıftı…hatta istanbul’dakilerin azımsanamayacak bir kısmı höm höm ünileri bitirip höm höm ÅŸirketlerin höm höm pozisyonlarına emek vererek beyinlerini kullanarak çalışarak gelen insanlardan olusuyordu, akıllı, kafalı adamlar yani…beni huzursuzlandıran bi sey var; birincisi bu kitle pek zeki, pek iÅŸ bilir, pek çalışkan, pek emekçi hatta ve fekat; toplumsal,sosyal-siyasal bilinçleri ya da düÅŸün aktiviteleri maalesef konuyla ilgili mail fwdlarını okuyup, birbirlerine pas etmekten hadi belki üzerinde zaten herkesin konusageldiÄŸi sekilde konusmaktan ibaret!! (haa bi de nette tıklamayla boy gosterebileceginiz tepki sitelerine girmekten–orn: bilmem neyin sitesinde TR’yi ortadoguda gosteriyorlarmıs, bunu protesto etmek için kurulan siteye girin ve tıklayın, kuresel ısınıyorus, bilmemneyin sitesine girin fazla su tuketimini protesto edin vs. (yani aslında pek de nothing new in the downtown) 

    nerden mi biliyorum? suanda ben de bu yeni orta sinifin pozisyonları doldurdugu guzide (ve gayet "entelektuel" bir ÅŸirket kulturu olusturabilmiÅŸ) bir multinational’da calisiyorum da ordan tanık oluyorum..

    cok onemlidir bu kitle filan fesmekan diyor sosyoloÄŸmuz…

    ama iÅŸte olmuyor, olmuyor, olmuyor efenim…

    ünlü bir siyasetci miydi, sarkıcı mıydı onun dedigi gibi " bir olmamıslık olması sozkonusu"…

    bu durumda ben yeni orta sınıf da olmuyorum,, peki efenim yeni orta sınıf da değilsem, ne oluyorum??

    May 1, 2007

    hayallah razı olsun nevsinciÄŸim…

    Benim liseden arkadasım sevgili NevÅŸin Mengü bi yazı yazmış, ben de dur bi yorim kendimi aksam aksam da bi yorum yazim dedim…El yazması defter yazmalarım dışında tüm yazılarımı buraya da almayı bir borç biliyorum…

    buyrunus…

    hayallah razı olsun nevsinciÄŸim…

    inconvenient truth’u izlerken duyduÄŸum sıkıntıyı, hiçbir karesine vah meÄŸer dünya ne kötü haldeymiÅŸi dev ppt sunumlu al gore arka fonlu ekranda izlerken bi türlü salonda izleyenler gibi hayıflanamayışımı paylaÅŸan bir allahın kulu daha olduÄŸunu bilmek (tesadüfe bak ki o da lise arkadaşım çıktı:) çok iyi geldi…

    Filmde ÅŸüphe katsayımı artıran bir detay daha var, al gore this is not about politics, this is about being human dedikçe arka fonlardan dünyayı kirleten insanlardan bahsederken bol bol G.W Bush’un resimlerinin geçmesi ne kadar az! politik bir film olduÄŸunu gözüme soktu…

    fakat ilginç olan ya da bana ilginç gelen, etrafımda inconvenient truth’u seyredip ve biranda moda gibi 3 günlük küresel soÄŸumacı kesilen tonlarca insanın olması…hadi o kadar bilinçsizce olmasa da filmin bilimsel ve filimsel yönüne kapılıp hakkaten helal olsun amerikaya, bulmuÅŸ incovenient truth’u, insanları bilinçlendirmeye çalışıyor tüm kürede diyen insanların çoÄŸalıyor olması da belki erken olsa da ÅŸimdiden endiÅŸelendiriyor beni…

    yoksa bizi komunizmden, islami terorden kurtaran ABD, bir gün bizi ya da cocuklarımızı global warming’den mi kurtaracak?

    Sevgiler,

    Sinem

    April 28, 2007

    29 nisan mitingi

    yakin cevrem, ailem "29 Nisan cumhuriyet mitingine"  katilmayanlarin  mantıgını anlayamaz sekilde coskuyla  mitinge katılmayı planlıyor, katılamayacak olanlarsa katılabilecek olanları katılmaları konusunda bastırıyor.

    hadi bakalım kaldık mı arada?

    babamla klasik konusmalarımızdan birini yaparken bu konuyla ilgili babam soyle dedi : 20 sene önce kızılay’da bir tane türbanlı goremezdin, ÅŸimdi her adımda varlar, bu gidiÅŸle daha da artacaklar, yarın senin başın açık oldugu için baskı yapıp üzerine yürüyecekleri gün cok gec olacak…(ki yeni bir arguman deÄŸil biliyorsunuz….)

    dedim ki babama; 20 sene önce dünya komunistler ve liberaller çatışmasının dinamiÄŸine bel baÄŸlamıştı, TR’deki yansıması da artık saÄŸ-sol, komunist-asker mi dersin adına, bu sekilde bi bölünme olmustu…turbanlılar yoktu kızılay’da ama bıyıkları dudaklara doÄŸru uzun uzun uzayanlar ve bıyıklarının ortası normal boyda ama kenarları aÅŸağı doÄŸru olanlar vardı dedim…  ÅŸimdi dünya islamcı-laik mi dersin, islam ve hıristiyan mı dersin —an address to medeniyetler catışması — bu eksende yürüyor, cıkarlar bu catışm dinamiÄŸi üzerine kuruluyor…bizdeki yansıması da laikçiler-islamcılar ÅŸeklinde oluyor…neden ben bu bölünmeye alet olayım….

    cok uzak olmayan bir gelecekte kim bilir bol presentasyonlu al-gore amcanın (an incovenient truth) amarigaya baÅŸkan filan oldugu bir donemde dunyanin küresel ısınma ekseninde yürümeyecegini, bunun türkiye’deki yansımasının da küresel ısınma karşıtları ve küresel ısınma yandasları (boyle bi yandaslık olmaz tabi ama söyle diyelim, ulen küreyi senin kurdugun ekonomi ve dünyayı hunharca açgozlulukle sömürmen, içetmen ısındırdı, yeni mi farkettin dunyanın agzina ettiÄŸini de bize bunu farketmenin ve ne kadar dunyayı dusundugunun pazarlamasını yapıyorsun! diyenler tarafı) ÅŸeklinde bölünmeyeceÄŸini kim bilebiliyor??

    cok mu karisti kafalar?? iyidir iyidir, flying baloons ya zaten:)

     

    sevgiler 

    April 15, 2007

    turkishdailynews vs. zaman dailynews

    simdi efenim dusunuyorum; yabancı haber ajanslarının deyimiyle islamic rooted olmayan ama ayni zamanda beceriksiz, dar görüÅŸlü, kalıplara baÄŸlı, sekilci ve akılsız da olmayan insanlar bir gün yüzü göremeyecekler mi su melmekette?? dün iÅŸte tonnarca adam katıldı, erdogan’ın cumbaba olmasına gönlü razı olmayanlar…ve fekat boynu bükükler…çünkim tamam erdogan olmasın da kim olsun sorusunun cevabı ortada olmadıgı için, 1 milyonluk kocca kalabalık ilkokul müsameresi kıvamında bir seslenmeyle gaza getirilmeye calışıldığı için, o bi milyonluk kocca grubun secimde gonlu rahat ederek oy vereceÄŸi bir parti olmadıgı için, o grubu temsil ettiÄŸini düÅŸünen komik insanlar iki dakka kafa yorup, çalışıp, bi sey üretip farklı bir söylemle ortaya çıkmadıkları için, için de için yani sevgili dostlar…dolayısıyla ne oluyor, vız geliyor tırıs gidiyor, akp’nin yürüyüÅŸle ilgili tavrında görüldüÄŸü gibi :" saygınlıkla karşılıyoruz, bir sivil toplum örgütü demokratik hakkını kullanmıştır" iÅŸte bu kadar bitti…o bi milyonluk insan da abuk subuk korkularından kurtulup, ne güçlerce ortaya çıkrıldığı bilinmeyen baÅŸörtülülere bu kadar akılsızca ve temelsizce tavır almasaydı da bu oyunu bariz bir ÅŸekilde kurgulayanların ekmeÄŸine yaÄŸ sürmeselerdi ne olurdu a dostlarım?!

    evet toplumsal sorun kısmı yazının bu kadarı…peki efenim bu olay bnm kiÅŸisel gidiÅŸatımı nasıl etkilemekte???

    biliyosunuz turkishdailynews gazetesi diye bir gazete mevcut bnm gonul bağımı bi türlü koparamadığım…ÅŸimdi bi de son derece çalışkan ve iyi niyetli insanlar tarafından çıkarılan ve ilk basımından sadece 4 ay gecmiÅŸ olmasına ragmen son derece kaliteli sayılar çıkartmakta olan zaman daily news gazetesi….ve fekat islamic rooted insannarın çıkardıgı…ÅŸimdi ben aile, çevre, yetiÅŸme tarzım vs. gereÄŸi bu taraftaki insanlarla bir gönül birlikteliÄŸi hissetmiyorum…ama diÄŸer tarafta TDN’in giderek içi bosalan sayıları, kalitesizleÅŸen ve update bilgi durumu sürekli kotulesen hali de beni benden alıyor…ne o ne bu diyorum… ne kadar benzer yukardaki durumla deÄŸil mi??

    ÅŸimdi elif safak hanfendinin ki severim yazılarını perukla zamanla yazması ne büyük bir trajedidir efenim aklım almıyor mesela….

    osmanlı ile gurur duyan ama aynı zamanda gayet ataturkcu insanların ultra kemalistlerce sevimli bulunmadığı trajedisi gibi….

    ÅŸimdi ben ne yapayım? TDN’in kalitesiz içeriÄŸine, "diÄŸer" taraftan olmadıgı için razı mı olayım, yoksa kendimle butunleÅŸtiremediÄŸim islamic gazeteyi sadece kaliteli iÅŸ çıkardıgı için alkışlayıp destekleyeyim mi??

     

    iÅŸte bu duygu suanda türkiye’nin trajedisidir!!

    March 23, 2007

    bir gün!

    dün akÅŸam ÅŸirketten ilk defa bu kadar gec cıktım. saat 1 civarı idi. bugun yapacagım sunumu hazırladım. Aslında onceden bi sunum hazırlamıstım, çin, canada, australia, ingiltere ve hong kong sunumlarından bol asırmalar içeren şık bir sunumdu. tonton patron dedi ki boyle şık ÅŸeyler söylemek ve insanların kafasını karıstırmak yerine, daha konseptuel ve basitce annat. e bnm için bu daha kolay, gercekten de zaten oyle olması gerek dedim..ama bunu konustugumuz zaman sunuma sadece 1 aksam kalaydı ve o aksam baÅŸka birsey hazırlamak için bir iki saat - 5′ten sonra- zaten kalırız diye dusunmustum. ÅŸimdi bi de sunum girdi iÅŸin içine…hem sabah bana da supriz olmus olur, sen yaparsın biseler dedi inovasyon seven tontonpatronum….hadi sinem goster yaratıcılıgını ve 5 aydır proje ile ilgili okudugun gordugun teknik, -ateknik ne var ne yoksa….sıktım kendimi sıkıstırdım, ust yonetimin (ne demekse o) garipsemeyeceÄŸini umdugum bir sunum hazırladım….sonra da esas yapmamız gereken seyi yaptık; IT’deki, iÅŸ sebebiyle tanıstıgımız kafa insan tuba arkadasımla…arada burger’dan bi hamburger soyledik bigburgerdan…kahretmesin duzenli ve saglikli bir sey yiyemiyorum ben!derken saat 1 gibi cıktık sirketten…direk yataga…annem babam vaah seklindeydi gittigimde…annem ben de 16 saat derse giriyodum, betim benzim atıyodu dedi, yıllaaaar boyu soylediÄŸi üzre…severim annemi ama cok…biliyorum bu abartılcak bi calisma temposu diil aslında…heleki sevmedigim birsye için kimse beni iki dakka tutamaz bu kadar uzun sure…sonra sabah geldi, yaptım sunumu..ilk basta terslikler oldu, bi TM gec geldi baya filan, ben stress her zamanki gibi….sonra gecti gitti sunum, biten her guzel sey gibi, guzeldi cunku, kiÅŸisel bir haz ve tatmin duygusu aldım, hosuma gitti,, sonra ulen sinem içinden gelen seyleri yapsan korktugun gibi olmayacak, senin guclu yonlerin içinde, cıkar onları ortaya, sunumla munumla gecici keyifler almak nereye kadar??diye derin dusunceler içine dalmak üzereydim ki yemekte diÅŸim kırıldı! nası mı, ÅŸöyle ankarada 4 yasımdan beri discim ve aile ahbabımız olan ama artık yaslandıgı için duzgun diÅŸ yapamadıgına ailecek inandıgımız akın amcanın daha once kanal tedavisi yaptıgı saÄŸ üst cenemin yan tarafındaki diÅŸ morardıydı, ben de bunun uzerine burda alman hastanesinde bir doktora gittiydim daha bu hafta…neysecime bu mor diÅŸ sanıyorum sadece goruntu olarak diÅŸmiÅŸ meger, setrt bi sey yememe ragmen diÅŸimin ortadan yarısı gitti, fakat kokunden kopmadı, ben de hemen akın amca olmayan diÅŸcimi aradım, dedi sakın bisey yapma hemen seni gormem lazım, ben de sandım 1 saate kadar gel diicek, o kadar da acil diilmiÅŸ, ya da adam cok doluymus bilemicem, yarın sabah saat 8.30′da hemen gel…dedim ohoooo yarın sabah 8.30′a kadar heralde kesin hemen gelirim, ne demek! neyse gitcez bakalım! diÅŸçiye de bi gidince bin kere daha gitmek zorunda kaliyosun demiÅŸtim, kehanetim her zamanki gibi doÄŸru cıktı….sevgiler, sinem (artık herkes her maili boyle bitiriyor, ben de dahil olmak üzre, hem sıcaklık hem mesafelilik belirttiÄŸi için herhal)

    January 4, 2007

    ANA, OĞUL VE ÖTEKİ KADIN

     

    Can Dundar yine cozmus olayin ozunu, sermis onumuze…hosuma gitti buraya alayim dedim…

    Cocugu sevgiyle bogmak, sevgiyle buyumus fakat hiçbi zaman sevgiye bogulmamis bi insan olarak

    etraftan genelde bunu gordugum ve normalinin de bu oldugunu dusundugum icin uzunca bi sure eksikligini hissettiÄŸim

    bir kavramdı…Derken dusunmeye basladim ne kadar dogru ki acaba aslinda…

    İşte insan Can Dundar olunca dusunup, konuyu netlestirip, mitolocik ogeli,pek hos, buzdolabina asilasi guzel bir yazi ortaya

    çıkarıyor…bize de anca yaziyi buraya almak dusuyor…

    tum ana, oÄŸul ve gelinlere efenim:))

    Ana, oÄŸul ve öteki kadın

         
     

    Sıkça tekrarlanan bir inanca göre "Anneler evlatları için ya­ÅŸarlar." AnneliÄŸin bu fedakar­lık boyutu üzerine yüzlerce yazı okumuÅŸsunuzdur.  Yazılmayan ÅŸudur: Annenin, "doÄŸurduÄŸum varlık için yaÅŸamalıyım" kararı, ister istemez doÄŸurduÄŸu varlığın da onun için yaÅŸaması özlemini barın­dırır içinde; en azından o varlık öyle hisseder.

    DoÄŸumla baÅŸlayan bu karşılıklı adanmışlık hissi, hayat boyu sürer.

    Mitoloji, gökler tanrısı Zeus’un, Leda’yla birleÅŸebilmek için kuÄŸu kılı­ÄŸÄ±na girdiÄŸini yazar. Leda kuÄŸuyu alınca ÅŸöyle der:

    "Bir kuÄŸum olduÄŸundan beri intihar etmekte özgür deÄŸilim artık"…

    Çocuklar, hasretle beklenmiÅŸ kuÄŸularıdır annelerinin… ve hayatına bir kuÄŸu giren anne, "intihar etmekte bile özgür deÄŸildir artık…"

    Lakin annenin bu esareti, ister is­temez kuÄŸusunu da tutsaklaÅŸtıracak ve bu ikiliyi aynı tutkunun prangalarıyla birbirine baÄŸlayacaktır.

    Onlar sevginin rehineleridirler ar­tık ve ÅŸefkatin pamuktan kıskacında yaÅŸayıp gideceklerdir.

    Hayat, koruyucu meleÄŸin kanatları altında öyle rahattır ki kuÄŸular bir süre sonra alışırlar. Bu konfor alır götürür onları… Terli sırttaki bezler, gurur okÅŸayan sözler, "Bak senin için bu börekler", "aman ne zahmet­ler"le hepten şımarırlar. Zamanla kart bir tavusa dönüÅŸtüklerinde bile "analarının biricik kuÄŸusu" muame­lesi görmenin tadından vazgeçe­mezler.


    * * *

    Erkek kuÄŸular açısından öykünün devamı biraz deÄŸiÅŸiktir:

    Günlerden bir gün "öteki kadın" çıkagelir ve aÅŸk tanrısı Eros’un oku­nu fırlatarak ana-oÄŸul arasındaki gö­nüllü tutsaklığın prangalarını çözer. Sonra da "evcil kuÄŸu"nun tüylerini yolup, ona aslında Zeus olduÄŸunu hatırlatır.

    Ancak oÄŸul için annesi, "ilk ka­dın" dır. Ondan sevgiyi, ÅŸefkati, feda­karlığı öÄŸrenmiÅŸtir. O yüzden de, her yeni kadını, "ilk kadını" ile kıyaslar. Bu kıyaslama, üçgenin her üç ucu için de daimi bir mutsuzluk kaynağı olmaya adaydır. Bundan böyle oÄŸulun tanıştırdığı her kız, annenin ba­kışlarında test edilecek, oradaki bir ışıltıyla kabul görecek ya da bir bulut kümesiyle geri çevrilecektir. Annesi­ni seven bir evlat için hayat, o adanmışlığı geri ödeyebilmek uÄŸruna adanmış bir baÅŸka hayata dönüÅŸe­cektir.

    Hayat, üç bilinmeyenli bir denk­lemdir artık…

    *  * *

    Bundan sonrası üçüne kalmıştır:

    Fedakarlıkta sınır tanımayan bir anne, geceyarısı "KuÄŸumun sırtı açılmıştır, gidip örteyim" dedi mi, iÅŸ biter.

    Bu durum karşısında kimi kuÄŸular dilleri döndüÄŸünce artık bir tavus ol­duklarını anlatmaya çalışırlar. Kimi­leri ise "öteki kadın"dan hiçbir za­man göremeyecekleri bu ilgiden giz­li bir haz duyarak sırtlarını uzatırlar, kartlaÅŸan tüylerini sevdirmek için…

    "Öteki kadın"a, sinirle o tüyleri yolmak düÅŸer genellikle… "Yolamayan" ise, bunun intikamını kendi oÄŸluna aynısını uygulayarak alır. Nasıl olsa ÅŸimdi onun da bir kuÄŸusu vardır; sırtını örtebileceÄŸi, eÅŸ seçebileceÄŸi… Her "öteki kadın", potansiyel bir "ilk kadın"dır çünkü… ve kendi öteki kadınlarını yaratır.

    Sevgiyle ipotek konulmuÅŸ hayatlar silsilesi böylece kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa sürer.


    *  * *

    Kıssadan hisse:

    Bir evlada bırakılacak en büyük miras,  özgürlüktür.  Ona özgürlük devredebilmek için de önce sizin özgür olmanız gerekir.

    Bırakın sırtını kendisi örtsün. Bu hem sizi, hem kuÄŸunuzu özgürleÅŸtirecektir.

    December 27, 2006

    …the need to be real…

    It was a time once again I found myself in a deep deep-thinking while on my way home from work…The DJ on the radio, Ayca Sen, (the only person I listen to after 5 pm till I arrive home) was again making silly jokes and talking continuously and unconsciously, not being in need to focus on a specific topic or at least focusing on a general something…

    While passing from one subject to another in a totally mad way, (which is not very uncommon for her since it would not be true to expect something rational from Ayca) she advised us to buy some Koska helva (nedir bunun ingilizcesi bilmiyorum ama tek kelime için turkce yazmaya baslayamayacaÄŸim…rahat ettim boyle bu sefer) from those men waving Koska helvas(boyle cogul cogul hele hic olmadi ama yok devam boyle) to us in the traffic jam…The reason was that she bought two Koska helvas (bak gene) the other day and gave 5 YTL to one of those men, and she said to the man ok I don’t want the change, or anymore Koska helvas, thank you…But the man followed her car and insisted on giving the change saying "olmaz abla, olur mu? al ÅŸu para üstünü." It’s ok up until here..But then she said "I felt sooooo embrassed so embrassed (anladiniz : oyle utandim, oyle utandim ki:):):))when he gave the three YTL change to me, so pleaseee (diÄŸer e’yi uzatmak daha mantıklı ingiliÅŸcede) buy Koska helvas from those men.." 

    The thing I like with her was that she was real, I started to think…All her sentences, ideas, manners and etc. were completely real, having no process or room for thinking "rationally", no trace of "causality" in her ideas….Though I don’t think it’s something good for that person while struggling to harmonize with the outer world in a healthy way, I can see that it’s reality that we are already or will be in need of in a very near future.

    The radio program came up when I was thinking why I wanted go home immediately to write -after working 150 hours a day, being tired,- over some silly but to me very important issues. 

    The answer was not that I adore writing but my need to be real, to talk about some real -though sometimes silly-looking- issues after stressing myself to produce some fictional projects to get some fictional results for the development of a sector in Turkey that comes second after arms industry in scale and in madness in the world.

    Though what I write seems unrealistic and the facts of my work seems very real on the contrary, I think the reality is that what I write is the reality and the facts of my ultra-careered dream work is no more than a fiction over which some small number of people in the world get wealthier.

    So that was why I want to write despite being aware that it goes nowhere or goes up into the air like baloons "yes! you just caught once again why the site’s name is balooning:))))" and at the same time why I listen to Ayca over and over again despite all her silly-looking (only looking I said) arguments and jokes.

    They are all real!

    November 28, 2006

    Hızlı yükselmenin yolu, daha az çalışmanın yollarını aramaktan geçer!

    Bugun müdürümle konusurken bana ÅŸöyle bir konuÅŸma yaptı ( allaam ben de o korktugum kiÅŸisel geliÅŸim, kariyer, iÅŸ hayatında mutluluk filan gibi kitaplardaki adamlar gibi mi oldum, tanrııııımmm!!!, neyse anlatıcam) bi x ekseni çizdi, bi ucu workohololic’ler, diÄŸer ucu tamamen tembel tenekelerden oluÅŸuyo…y ekseni de zeka ekseni, en tepede 180 var en alttakiler de moron dedi…kendini nereye koyarsın…e ben de saÄŸ üstte (evet akli karismiÅŸ bi insan olabilirim, ama zekam yerinde halen allaasukur diye düÅŸünüyorum), workoholic deÄŸilim dedim ama yine de tembel teneke görüntüsü çizmemek için üstte daha saÄŸa yakın bi yerlere çizdim kendimi…

    ben de dedi baÅŸladığımda daha kötü bi yerlerdeydim, hatta iyice saÄŸdaydim diyebilirim dedi…gecelere kadar çalışırdım da çalışırdım filan…fakat araÅŸtırma göstermiÅŸ ki tum baÅŸarılı yonetici falan filanlar sol ustte yer alıyormus! az çalışan zekiler…

    ÅŸimdi benim de kiÅŸisel deneyimin bunu gösteriyo zaten, çok ÅŸaşırtıcı bi durum yok aslında….ÅŸoyleki;

    bilinçsizce ve tamamen sezgilerime güvenerek çıktıgım kariyer yolculugunda, hep eve erken gidebileceÄŸim, aile kurma hayalimde beni engellemeyecek ve de sıkıcı olmayan bir iÅŸ aradım…ilk tecrübemi geçiyorum, sonra anlatırım. ikinci iÅŸ tecrubem hakkaten ilkine gore kosulları cok cok cok daha iyi olan, "kurumsal" bir ÅŸirkette pazarlama bölümündeydi…ilkinden en guzel farkı "haftasonu", "kurban tatili","bayram tatili","seyran tatili","tatillerin izinlerin birleÅŸtirilmesi" gibi kavramların varlığıydı. muhteÅŸem! fakat yine de geç çıkıyordum, ego patlaması yaÅŸayan müdürün etkisi, ondan önce cıkamama gibi durumlar tabi etkin faktörlerdi…bir diÄŸer faktör bu ÅŸirketin özel bir banka olmasıydı! ki bu da hem gec cıkıp hem de sıkıcı iÅŸlerle ugrasmama neden olan bir faktördü ve ben iÅŸten erken çıkabileceÄŸim, ego patlamaları yaÅŸamayan insanların olduÄŸu (suanda o zamanki müdürle halen severek görüÅŸüyoruz o ayrı), nispeten daha zevkli seylerle ugrasabileceÄŸim bir iÅŸe girdim…ve komik olan sırf bu durtulerle girdim, ne bir yetkinlik, ne daha önceden bir tanıdık, ne bir hırs…iÅŸimi (artık o anda hangi sektor ve iÅŸse) zevkle ve iyi yapma hırsım vardır o ayrı…oylece girdim ve suan bi önceki iÅŸime gore kat kat ve kat daha iyi koÅŸullarda çalışıyorum, hem maddi olanaklar hem insan kalitesi, ortam vs.

    yani iÅŸten erken çıkabileceÄŸim, daha az çalışabileceÄŸim bir iÅŸ ararken hep bilinçsizce daha iyi iÅŸlere girdim…buraya kadar müdürümün anlattığı alıştırmalı teori de doÄŸru çıkıyor zaten…

    fakat çatışma ÅŸurada : ÅŸimdi ben hem bir iÅŸe aşıksam ve onu yapmak istiyorsam; yani yazı yazmak diyelim…hayatımın bi döneminde gecelere kadar deli gibi gasteye yazı yazardım nitekim (ama sadece bnm ilgilendiÄŸim ve sevdiÄŸim bir konu hakkında ise oldu bu)… ve de hiç gocunmazdım…yazıyı da herhangi bir pozisyona gelmek için filan yapmıyordum, yazmış olmak için yazıyordum ve de keyifleniyordum yani olayın kendisinden…ÅŸimdiiii bu durumda ben bu ÅŸekilde çalıştığım takdirde bnm yazı alanında yukselmem, iyi bir yerlere gelmem, yani aslında hayatımı bu ÅŸekilde bu iÅŸi yaparak iyi bir standarda getirmem (yukselme, kariyer hikaye yani aslında, sadece daha iyi yasamaktan bahsediyorum) teoriye göre mümkün deÄŸil midir? sorum bu!

    yoksa iÅŸ hayatının teorileri gerçek hayatın sorularını karşılamıyor mu?

    November 18, 2006

    Her zengin adamın arkasında hırslı bi kadın vardır…??

    Milliyet’in cumartesi ekinde tuba diyesim geliyo da diildi dur bakim hah ilhan uckan diye bi yazarımsı var ya, kocanızı/erkekinizi/sevgülünüzü parmaanızın tırnaanın ucunda nasi cevirirsiniz profesörü olan hanım hanımcık….

    ha iste orda yaziyodu : her zengin adamın arkasında hırslı bi kadın vardır sendromu diye….

    lafi gorunce aklima geldi, dusundum….

     

    suan calistigim afilli uluslararası ve hatta uluslarustu sirketime yeni girdigimde — ki o zaman sahada çalıştıgım için etrafımda tek bir bayan sinek yoktu, beraber calistigimiz insanlar hep erkek çalışanlardı– insanlarla konustugumda cogunun hikayesinin benzer oldugunu gordum…ÅŸöyleki örneÄŸin adam gayet rahat ya da gayet keyifli islerle ugrasiyor, iste turist rehberi, bar bodyguard’ı (evet evet vardı boyle biri), spor hocasi, masajcı, folklor egitmeni (evet evet boyle birileri de vardı) vs. takiliyo derken gonlunu "ciddi" bir gönül münasebetine kaptırıveriyor…tam iliski mutlu bir izdivaca dogru yol alıyor arifesinde iken, hanım hanımlar ÅŸart buyuruyor ve heriflerine diyor ki soyle duzgun, sabit geliri olan, sabah gidip aksam geldigin, presticli ve mumkunse bol parali bir isin olmazsa bu is (?) hayatta olmasss!! 

    erkekler keyif alarak ve ne yaptiklarini bilerek devam ettikleri bu islerden ve belki ideal ve saf hayallerinden ve bunlar icin caba sarfetmekten vazcayarak…ÅŸöyle yapıyolar;

    Bakiniyolar etraflarına bu yola onnari en kısa goturecek seyleri arastırırken "satış" iÅŸine giriyolar, bol fiyakalı, bol primli, hele arabalar, benzinler, altlarına cekilince hanım hanımlar pek bir mutlu olup, ilerde cocuklarının babası olabileceklerine kanaat edip erkekleriynen evlilik yoluna giriyorlar…

    abartmıyorum gercekten ise giriÅŸ hikayesini dinlediÄŸim 10 erkek calışandan 9′u diyebilirim, eÅŸimle evlenicektik daha dogru duzgun bi isim olsun istedi, ben de ilanlarda gordum basvurdum alındım seklinde bu isi yapma sebeplerini acıkladılar….(gunluk taze ufak capli poll)

    daha ustteki adamların en azindan suan calistigim tarz sektorlerde hikayelerinin de su sekilde oldugunu adım gibi biliyorum : valla iste cocuk oldu, masraflar artıyodu, hanım soylenip duruyodu, x muduru olmak icin kastım ve oldum, sonra hanım bey bu ev kucuk gelmeye basladi daha buyuk bi ev lazım dedi, manyak gibi calisip xy muduru oldum, derken ikinci cocuk, ve xyz mudurlugu….yukselme ve kariyer yapma sebepleri bu yani….

    hikayeler belli bi yerlere kadar yuvayi disi kus yapar sözünün gerektirdikleri belki, o sekilde yuruyor yani….ama yani bana bi gariplik var gibi geliyor…

    gecen gun bizim sirketin hom hom hom pozisyonundaki –ki isine bagliligi, manyak disiplini gayet meshurdur,– bir insan tesadufen bir araya geldigimiz ogle yemeginde bu "anlamsiz" isi esinin kendisi ile gurur duyması olmasaydı hayatta yapmayacağını söyledi…"höynk"….esinin kendisi uzerinde bir carrot & stick policy izlediginin farkinda miydi bilemiyorum bunu derken….

    bilemiyorum belki de ortada bir alan razı satan razı durumu var, tekerin icine comak sokmak da bana dusmez aslinda….

    ama burdan esini CEO yapmaya and icmis hanımhanımcıklara sesleniyorum, erkekleriniz tüm ciddi ve devasa görünümlerine ve höm höm pozisyonlarına karsın aslında ne yaptiklarini ve islerinin kendilerine aslinda ne anlam ifade ettiÄŸini, isteki amaclarinin ne oldugunu bilmiyorlar!

    koca koca pozisyonlara gelmis olmalari hicbisey degistirmiyor! sektor, ulke ve daha da onemlisi tonnarca insani dogrudan ilgilendiren kararlar alıp kararlar veren bu insanların isle ilgili herhangi bir idealleri (gercek ideallerden bahsediyorum) maalesef yok!

    lutfen daha iyi bir semtte daha buyuk bir eve tasinicam diye erkeklerinizi hırs baloncukları haline getirip ise gondermeyiniz! sonra bu, iyi niyetlerle proceler ureten ve bunnarı hayata gecirmeye calisan insanların baslarina ego patlamali elestiriler halinde savrulabiliyor…

     

    vallahi ben diiceemi dedim!

    evet yine bir yaziyi nerelerden aldik ve de nerelere getirdik sevgili 3 kiÅŸilik okurlarım (sevgilimlim engin, annecimcim ve de politik, teknik arkadasim moris—politik moris deyiÅŸi ayrı bir yazının konusu, o yuzden ayri bi yazi yazmam lazım)

    haftaya ayni saat ve ayni bosluklarda fakat baÅŸka balonlarda gorusmek dilegiyle esen kalin….

    November 10, 2006

    civit mavisi ecevit

    ecevit bizim kusagin beyninde, tontonlamis ve yanindakilerin yardimiyla anca yuruyebilen, pek kısık bir sesle sesini anca duyurabilen yasliliktan cocuklasmis haliyle iz birakmistir. hadi hafizasini accik zorlayanlar sezerin pek karizma bir sekilde yuzune yuzune anaçyasa fırlattığı, pasifize olmus kiÅŸilik olarak hatirlarlar…

    hal boyleyken gecen gun eco-witt ‘ i (yillardir salih memecanin politik esprik yapmaya calisan  karikatürlerinde ecevit icin kullandigi yine komik olmayan isim, nasi yer etmisse beynimde:) tvde 40li yaslarinda yabanci gastecileri etrafinda toplamis, gayet karizmalar karizmasi bir hal ilen bir emre araci aksaniyla sular seller gibi ingiliz ingiliscesi konusur vaziyette gorunce pek bir garip oldum…

     CNNturk Ecevit vefat ettigi gun (mu hafta mi neydi) onna ilgili bi belgesel yayımlıyodu tvde…orda izledim…

     ama ne karizma, gayet entelektuel, gayet idealist, ve gayet gercekci ve gayet kendi sozunu dinleten, ve gayet sairane ve gayet hassas bolgelerde…

     simdi artik boyle siyasetci nerdeeeee, bi de simdiye bak…o yillarda daha moderndik geyiklerine bi kac yazimi okuduysaniz (kadim okurlarim,sevgili iki kiÅŸilik okur kitlem sevgili anne ve engin, size sesleniyorum farkindaysaniz:) girmeyecegimi tabiki bilirsiniz…

    68 kusagi olmayan hatta gayette 2000 kusagi olan (dogdugun diil de genc oldugun yilin kusagi oluyosun di mi?size seslenmiyorum bu sefer sevgili 2 kisilik okurlarim, soru diil, kendikendine dusunce cumlesi:) benimse ilgilendigim taraf, ecevitin tum idealistligiyle ve elitligiyle ve kibar ve centilmen ve karincayi incitmeyecek haleti ruhiyesiyle turkish siyasetinin camurlu, seviyesiz, cetrefilli ortamina dalip, kendi icinde, kendine gore saglam bir vizyon uretip, bunu uygulayip bi de secimlerler kazanmasi, basbakan olabilmesi, cizgisini bozmadan gupguclu kalabilmesidir seneler ve senelerce…

    civit mavisi ecevittir o, civi gibi saglam (civit) ecevit mavisi gibi masmavi…

    yazi burda bitse gayet afilli bir tumceyle bitirmis olacaktim fekat soyleyeceklerim bitmedi, o yuzden bu manadar cumlenin etkisini yiyip bitirip yazima devam eyliyorum… 

    sonucta ecevit hem mavi gomlegiynen isci dostu (dis dostu gibi oldu), isci haklarini savunan ve bir robertliye yakisir hassasiyette bir politik yaklasimla, nasi para kazanirimi degil, ulkemin iscilerinin nasi kalkinacagini dusunurum ben modunda yoksul kesimin kalplerini ve dogal sonucu olarak oylarini kazanmis, hem de suanki elit solcu ataturkcu anlayisi olusturarak zengin elitlerin de dusuncelerine ve kalplerine ve dogal sonucu olarak oylarina sahip olmustur…bu saglam karisim tutmus ve secim zaferleri gelmistir…sirf hem dusuncesel, entelektuel bazda guclu hem gercek hayatin cetrefillerini yenmede yani secim meydanlarinda kazanmada guclu bu sistematigi kurdugu kurabildigi icin takdir edilesidir…

    cok durusttu, rahsana tapardi, siir yazardi, cizgisini bozmama adina 5 villa, 3 daire bi yaliyi reddetti gibi oykulerini uzuuun uzun yillar seve seve dinlemeye ise cok ihtiyacimiz olacak….  

    allah rahmet eylesin. 

    October 16, 2006

    batının teknolojisini alalım, kültürünü almayalım…

    batının teknolojisini alalım, ama kültürümüz deÄŸiÅŸmesin…batının yagmur çamur kar yagdıgında bile kuru kalabilen tertemiz sokaklarını, evlere ayakkabıynan girilmesini alalım, ama geleneklerimize sahip çıkalım…avrupanın geliÅŸmiÅŸliÄŸini alalım ama doner, kebap ve lahmacun da yiyebilelim…sporda güreÅŸ ve halterden baÅŸka sporlarda da madalyonluklar alalım, uygar milletlere yarasır siporcular yetistirelim ama bir kırkpınarımıza sahip çıkmasını bilelim…çaÄŸdaÅŸ edebiyyatımız olsun, dünya çapında, batıvari yazarlarımız olsun ama bunnar batı gibi olmasın, turk turk koksunnar, konussunlar…rekabetçi piyasamız olsun rekabet geliÅŸimi ÅŸeyttirir ama insani deÄŸerlerimizi yitirmeden bu manyak rekabetin ortasında ayakta kalalım…yabancı sermaye gelsin vatana, iyidir, iÅŸ imkanı, rekabet, yatırım filan, ama çok da gelmesin, vatanı satmayalım…klasik müzik iyi biÅŸeydir anlamasak da dinleyelim, operaya giderken takım elbiselerimizi giyinelim, ama türkülerimiz yok olmasın, arada çaktırmadan da olsa dinleyelim…avrupa tarihi okuyalım (dünya tarihi diye), ama bir mevlanayı da es gecmeyelim…kadın modern olsun, kariyer yapsın, erkekle evde iÅŸte heryerde eÅŸit olsun, ama aile yapımız bozulmasın…bakınız caponya batının olumlu yonlerini almış, olumsuz yonlerini almamış yuru ya kulum demiÅŸ….caponya olalım…ama türk kalalım, bi de ayakkabılarımızla yataga yatabilelim, mevlanayı hissedelim, ama rekabet için birbirimizi boÄŸazlıyalım… döner yiyelim, çocuk yapalım, erkeÄŸi evimizin direÄŸi yapalım bi de üstüne kariyer yapalım bol stres kaÅŸarlı…AAAAAAAA….delirir insan, kaldırmaz bunye!

    bu ne yahu….batının tekniÄŸini alalım, kültürünü almayalım..ilkokuldan beri net hatırladıgım tümce bu…bi girrim konuya dedim, az bi sample ornek vericektim, patladı birden celiÅŸki tümcecikleri….ne kadar yıgılmışsa beynimde yıllardır…patır patır kustu çeliÅŸkiler kendini….

    neyse yarın iÅŸe gidicem de erken yatmam lazım ki durdurabildim kendimi, yoksa yaz yaz bitmiyo….

    ÅŸunu gormus olduk bu konu bizi daha bikaç decade oyalar…e amerikanın da modernity hikayesini bırakacagı yok, hatta ÅŸimdi ortadoguya amerikan elinin daha bir degmesiyle de bu dejavular baska ulkelerde de tekrar tekrar yasanacak…yani bana bayaa bi yazı malzemesi var daha… iyi iyi ..oh içim rahatladı….

    macera tuneli serisi vardı biz kucukken hikaye her bi yere geldiginde eger sunun soyle olmasını istiyosan su sayfaya git, boyle olur diyosan bu sayfaya git diye…bi kaç tane sonu olurdu macera tüneli hikayelerinin…ÅŸimdi siz de " bu ne yahu….batının tekniÄŸini alalım, kültürünü almayalım" ifadesinden sonrasını okumayıp ÅŸu aÅŸağıdan devam edin, aslında boyle yazacaktım yazıyı buraya geldi…sonucu farklı bir ifadeye gidecek….

    bu ne yahu….batının tekniÄŸini alalım, kültürünü almayalım…batının ÅŸusunu ÅŸoyle yapalım ama bu boyle kalsın…ay biz neyiz, tam yedi cuce 14 kollu bi dev miyiz ki, böyle birbirine zıt zıt seylerin hepsini birarada ve de aynı anda yapmaya calışalım, e patlar bi yerden sonra bunye…hem mozart dinlicekmiÅŸiz hem türkü çıgırcakmışız, yok hem manyak serbest piyasa ekonomisine ayak uyduracakmışız hem arkadasımızı satmayacakmısız, insani deÄŸerlerimizi kaybetmeyecekmiÅŸiz….ay niyeki, neden deli gibi 180 derece ters seyleri bünyede barındırmak zorundayız ki? kim zorluyo yani bizi? yok yok bu hiç normal bi ÅŸey deÄŸil bu…

    İlkokuldan ve bikaç nesil ilkokulundan beri söylenegelen bu safımsı ideal, pratiÄŸe dökülemiyor iÅŸte! olmuyor batının tekniÄŸini alalım ama kültürümüz aynı kalsın geyiÄŸi iÅŸlemiyor! senelerce patladı bunyeler…ahanda en son ornegi: apışıp kaldık milletçene…yıllardır batı bizim türkish yazarları da tanısın, "çaÄŸdaÅŸ" yazarlarımız olsun adlı saf idealimiz, orhan pamukcan kiÅŸisinin nobeli almasıynan bir "hönk" durumu yarattı…ÅŸaÅŸtık ne hissetceemizi…koskocuuu geliÅŸmiÅŸlik göstergesi nobeli bile ters köÅŸeye fırlattırdı milletimize…

    diyorum ya kaldırmıyor bunye, patlıyo iÅŸte bi yerde…BOM!

    October 13, 2006

    ne yapmalı bu oran pambuku?

    ilk kez bir türkün nobel gibi afilli bi ödülü almasının gururunu mu yaÅŸasak, yoksa alleged armenian suicide’ı alleged kelimesi olmadan kullanıp sonra da frankların sözde tasarıyı kabul ettikleri gün adamın nobel almasını dış mihraklarla söz birliÄŸi yapmasına yorup, kızsak ve hatta kaale dahi almasak mı çizgileri arasında gidip gelirken daha doÄŸrusu çizgileri zaten toptan karman çormanlaÅŸtırmış türk basını bu çizgiler arasında ve daha birçok çapraz iliÅŸkiler arasında gidip gelirken, baÅŸka bir noktadan bakasım geldi olaya dün cnn turk’te orhan pambukun röpunu izlerken…(uzatırım cumleleri ben boyle!)

    genelde izlenen yıllardır dinlenen okunan vs. entellektüel camia elemanları bana kariyer, hırs, adını bi yerlere altın harflerle yazdırma hevesi konseptlerinden ayrı elemanlarmış gibi gelirdi…kendi kabuklarında okurlar, yazarlar, tartışırlar hatta yükselmek, "kariyer" yapmak olaylarını ciddiye alanları önemsemezlermiÅŸ gibi gelirdi. gibi gelirdi diyorum çünkim bu böyle deÄŸil belki de ama iÅŸte diyorum ya bana öyle gelirdi…çünkü yazma okuma olayını promote edecek bir durum yok, daha çok okuyup yazınca daha çok paran zaten olmuyo bu melmekette, e zaten bu adamlar da öyle ev arabam olsun modunda adamlar deÄŸil, e niye kariyer yapsın di mi ÅŸimdi bi entelektuel?

    ÅŸimdi gelelim orhanpambuÅŸa…

    23 yaşında karar vermiÅŸ romancı olmaya, ressamlık, mimarlık ve gastecilik heveslerinden sonra…adam belli ki meraklı bi adam…bi kere burdan bir artı puanımı kazanıyor…54 yasında bi adam 23 yasindayken ulkenin o zamanın sartlarını da dusununce ben romancı olucam diye bir karar verebiliyosa ben bunu takdir ederim…

    sonra kolaya kacmıyo…sonucta adam ekonomik düzeyi yerinde gorgulu gecmiÅŸli bir aileden geliyor…

    o yayınevi senin bu yayınevi benim dolasıyo, turk yazar mı hadi len diyolar..git kendini tanıt millete oyle gel…(dünkü röptan) ve aynen köyden sonradan ÅŸehere taşınmış insanların ezikliÄŸi ile nasıl onlar sonradan tanıştıkları ÅŸehir kültürünün bir parçası olmak için can atar ve bir gün beni alkışlayacaksınız hevesine girip deli gibi çalışırlarsa, orhan pamuk da isvec krallar kraliyesi akademedyası tarzı bakış açısına da heves edip onlara bir gün beni ayakta alkışlayacaksınız hem de elimde nobelimle diye bir hırslara bürünüyor…

    ve helal olsun ki bunu baÅŸarıyor…

     

    bence orhan pamukun baÅŸarısı, tıpkı eserlerinde zıt kavramlar gibi gorunen doÄŸu-batı, ilerici-gerici,zengin-fakir,efendi-köle dualitylerini baÅŸarıyla baÄŸdaÅŸtırdığı gibi kendi yaÅŸam öyküsünde de zengin entelektüel rahatlık, görgü,bilgi birikimi ve ukalalık ile görgüsü bilgisi olmayan ama baÅŸarı için manyak bir hırsı olan fakir ve hatta ezik anadolu çocugu tiplemesini baÅŸarıyla baÄŸdaÅŸtırdığından kaynaklanıyor.

    Sırf bu yuzden bile tebrikler kendisine…

    DiÄŸer yandan ÅŸöyle bir ÅŸüphe hasıl oluyor içimde; ezik anadolu çocugu paralandıktan sonra zenginleri anlamaya çalışır ve apaçık apayrı bi karakter olmasına ragmen ben de sizdenim aslında çabası içinde olur ve hatta bu ugurda doÄŸru ve iyi seyler oldugunu düÅŸündüÄŸü ama çok da içten inanagelmediÄŸi ÅŸeyler düÅŸünür/yapar…bu ugurda operaya bile gider komikcene hatta…böyle davranmanın yanlış bir ÅŸey oldugunu düÅŸünmez fakat iÅŸte böyle davranınca da yapay durmaktadır, kendisine ait deÄŸildir nitekim düÅŸündüÄŸü yaptığı ÅŸeyler…

    orhan pamukun da 30,000 kürt öldürüldü, ermeni katliamı oldu sözleri ezik anadolu çocugunun operaya gitmesine benziyor gibi geliyor bana….

     

    ama sonucta anadolu cocugu operaya gidince kızıyor muyuz biz? hayır en fazla guluyoruz, garip kactıgı için…sadece geldiÄŸi yerden ulaÅŸtıgı yere, çalışkanlığına bakıp helal olsun diyip takdir ediyoruz…

    benim kitaplarını, işlediği konuları sevdiğim bir yazar olarak orhan pamuku şahsen aynı duygularla takdir ediyorum.

    October 4, 2006

    uygarım,uygarsın,uygar (konklüzyon)

    The concept of civilization is problematical at best, given the rationale utilized in defining its dichotomous nature.Terms such as civilized/uncivilized or we/other employ value judgements wich are not readily admitted in classical theories of civilization, thereby rendering them inadequate in understanding the current content and usage of the concept, but still useful in terms of their value dependent perceptions of varied human experience.

    In fact, the contemporary usage of the term is much like that in the ancient Roman Empire. This term is instrumentally used in expansionary policies in order to influence the "other" and establish their supremacy to legitimize their world hegemony by conquering the hearts and minds of the "barbarians".

    Therefore, we argue that the contemporary usage must be evaluated in the light of the above as a value dependent concept rather than an "objective" one. We think that the current political climate, created by controversial practices of the US government in the last decades and especially its aggressive foreign and security policy after the September 11, has evolved into a position which requires a wider perspective for a critical evaluation of the basic premises of the traditional modern perceptions and their concept of civilization.

    Naturally, it appears that the traditional approaches display their westerncentric characteristic and their somewhat narrow definitions fail to reflect the broader content of the concept. As a result, some richer alternatives are needed to make sense of varied human experience. In that sense, we hope the current call for a critical stand will be a starting point for more eloborate studies in the field.

    October 2, 2006

    Uygarım, uygarsın, uygar (4.sınıf final dissertation-girizgah)

    Filed under: afilli tezim

    In the past few decades, recent developments both in intellectual and politicak spheres have contributed to a new situation in which many modern conceptions have come to be questioned in a way signaling radical changes in various aspects of modern life. From a theoretical point, postmodern discussions on westerncentric approaches to history have created doubt about the validity and applicability of the fundamental concepts utilized in interpreting complex human experience. From a political perspective, the new turn of political events after the collapse of the bipolar world sytemand Sept. 11 have led to controversial policies pursued by the dominant powers, most notably the USA, in their effort to establish world hegemony in similar ways sought after by the great Roman Empire.

     

    The present study aims to highlight the controversial nature of one such fundamental concept, that of civilization; to discuss its different usages in the civilizational models of classical theories; and to analyze its contemporary content, strengths and weaknesses, in relation to expansionary tendencies seen in both the Roman and American Empires.

    October 1, 2006

    Glastonbury… Roskilde… Rock’n Coke?

  • The greatest live music festival in Turkey will be held in Istanbul under the sponsorship of Coca Cola at Hezarfen Airport on September 6 and 7. The festival is expected in later years to be placed among a few remarkable festivals in the world like the U.K.’s Glastonbury, Denmark’s Roskilde, Scotland’s T in the Park and Netherlands’ Lowands festivals with its technical structure, music groups and number of participants

  • ANKARA - Nowadays, those who desire to share the splendid atmosphere of live music performances of their favourite bands and have a little bit of fun with several other ’soul-mates’ are in a hurry to became a part of the greatest live music festival to be held in Turkey; Rock’n Coke Istanbul. The festival will be organised under the sponsorship of Coca-Cola at Hezarfen Airport on September 6 and 7 with the collaboration of Pozitif and Istanbul Culture and Arts Endowment, that have arranged many successful organisations and festivities including the Istanbul Jazz Festival and the Efes Pilsen Blues Festival.

    The structure and design of the festival area, participants, musicians to take the stage, content and vision are claimed by the organisers to be entirely different from the festivals held in Turkey up to now.

    First festival sponsored totally by Coca Cola

    Another feature of Rock’n Coke Istanbul is that it is going to be the first festival sponsored totally by the Coca Cola Company. In recent weeks, Coca Cola Turkey Marketing Director Galya Frayman Molinas, at a meeting in which the festival was introduced to the press, set forth why they placed great importance for this festival: "In Turkey, youth covers the majority of the population. Almost 84 percent of them listen to music every day and for Coca Cola music constitutes an important platform for communication. We saw that there is a gap in Turkey in terms of a festival of world standard and decided to fill this gap." In the meeting, Coca Cola Turkey General Director Ahmet Burak noted that the Rock’n Coke Festival would very much contribute to Istanbul on the way to being a metropolis for world youth and introduce it to the world.

    Rock’n Coke after H2000

    Rock’n Coke Istanbul is welcomed especially by those who were largely disappointed in the recent H2000 Festival, the biggest music festival held in Turkey until Rock’n Coke, due to some problems in the organization (for the reason of a dispute between the local administrative authorities and organization officials, the participants were forced by the gendarmerie to pick up their tents a while after the festival started). Therefore, Rock’n Coke’s developed technical and organizational features draw much attention of those demanding a more comfortable festival to enjoy.

    Alternative rock festival from Coca Cola protesters

    While quite a number of people are making plans to be a part of this huge festival, a group of people opposing the festival since it is sponsored by Coca Cola, claimed to be one of the symbols of global capitalism, are making preparations for an alternative rock festival.

    An alternative festival to Rock’n Coke will be organised on the same dates by a group called ‘Global Peace and Justice Coalition’. The alternative festival, ‘Barisarock’, which means ‘Rock to the Peace’, will be held in Sariyer Bahar Suyu picnic area.

    Ragip Incesagir, representing the coalition, stated that they are protesting the Rock’n Coke Festival sponsored by Coca Cola Company and so organised an alternative rock festival. "In this way, we aim to save rock culture from the attacks of global hegemony", he said.

    Famous Turkish rock bands like Mogollar, Bulutsuzluk Ozlemi, Mor ve Otesi, Pentagram and other bands will appear on the stage at the alternative festival.

    ‘Rock is against the system’

    Taner Gungor from the band, Mogollar, stated, "Rock has always been against the system and lies" Harun Tekin from Mor ve Otesi, who withdrew from Rock’n Coke recently, noted that the name of a sponsor company should never be more prominent than the artist and the music.

    How people perceive Coca Cola

    Coca Cola, for a long time, has been perceived as the symbol of ‘fierce’ global capitalism mostly by extremists. However, in Turkey with the invasion of Iraq by the U.S. and with the U.S. demands from Turkey concerning sending troops to Iraq, an overall reaction against the U.S. from all parts of society grew recently. This situation was best reflected when Turks began to favor Cola Turca, instead of Coca Cola, launched to the market by Ulker Group at the time when U.S. forces in Iraq seized 11 Turkish soldiers (Later, this attitude was also criticized since there was no originality and the product was just a good copy of an element of American culture.)

    Eventually, although it is hard to say that there is a certain anti-cola trend among masses in Turkey, it is clear that the image of the U.S. is not the same as it was before the recent developments in Iraq, and so too of Coca Cola.

    Unsure about whether this perception will affect participation to the festival, it is clear that when the concept of rock is added to those, the issue grows more complex.

    The Rock and the Coke

    Noting the original understanding of rock as ‘against the system’ in the late 1960s, during an era in which we are confronted with a changing concept of the ‘rocker soul’, minds could be somehow be confused on the perception of a ‘rock festival’ under the sponsorship of a global company. This point of view from Daily Radikal may be helpful at this point: "It could be respectable to keep the original ‘rock soul’ by protesting a festival sponsored by Coca Cola. However, rock cannot get rid of the world that we live in. Nowadays, the only thing we could expect from rock music is to help ease our souls that are highly disappointed by the facts of life. Therefore, neither the opposers are wrong nor the participants are sinners."

    Now it’s time to see whether Rock’n Coke will be an event where rock fans meet like Roskilde or Glastonbury or other remarkable fests in the world. After all, isn’t it all about listening to some good music and sharing an atmosphere with several ’soul-mates’?

    What’s the program? September 6th:

    Main stage: Rashit (Istanbul), Duman (Istanbul), The Delgados (Glasgow), Dead Kennedys (San Francisco), Guao Apes( Goettingen), M.F.™. (Istanbul), Simple Minds (Glasgow), Suede (London), Dreadzone (London)

    DJ Arena: Style-ist (Istanbul), DJ Yakuza (Istanbul), Marshall Jefferson (Chicago), Arkin Allen (Montreal), DJ Paul Daley (London), Slam (Glasgow)

    September 7th:

    Main stage: Nil Karaibrahimgil (Istanbul), Athena (Istanbul), Mercan Dede (Istanbul), Echo and the Bunnymen (Liverpool), Dirty Vegas (London), Sugababes (London), The Cardigans (Stockholm), Pet Shop Boys (London), Hooverphonic (Brussels)

    DJ Arena: Mabbas (Istanbul), Daddy G, Phil Hartnoll -orbital- (Brighton), DJ Fuchs (Istanbul), Lisa Pin-Up (London), Felix Da Housecat (Chicago)

    How much do I have to pay?

    If you buy the tickets before September 6, you’ll pay TL 35 million for a day, TL 55 million for two days. To buy the ticket(s) at the gates, you have to pay TL 40 million for one day entrance and TL 65 million for the whole festival. Those who want to spend the night in the festival area have to pay extra TL 3 million.

    Where does the festival take place?

    At Hezarfen Airport, Istanbul.

    How do I reach there?

    From different spots around Istanbul, bus services will be arranged for arrivals and returns. Hours and the bus points will be announced on the web site of Rock’n Coke and in the press.

    What if I come by car, do you have a parking area?

    Yes, but for a limited number of cars. You’d better take the services.

    Do you have a campsite for those who want to spend the night?

    Yes, the campsite is organised for 5,000 participants. Those who do not have campsite tickets are not going to be allowed to stay, or enter the campsite either.

    For the handicapped:

    There are going to be toilets and special seating platforms.

    Keep in mind:
  • There will be food areas in the campsite and for those who want a "reminder" from the festival there will be shops selling t-shirts, souvenirs, CD’s and books.
  • Do not worry about money(!), ATM’s will be at your service.
  • First aid teams will be ready during the festival.
  • Participants are not be allowed to bring any kinds of pets(!), food and audio or visual aquipment.
  • The festival is going to be held under any weather conditions without any change in the program.
  • Echoes from the past

    The ancient Lycian culture is reflected in the paintings of artist Aydin Cukurova
    ANKARA - Turkish Daily News

    Aydin Cukurova has portrayed his impressions of the ancient Lycian culture in his paintings, which are currently on display at an exhibition titled "Echoes" in Istanbul.

    With the help of the "transparency" technique he invented, which allows him to have layers passing through each other, and through the natural materials he uses, Cukurova is attempting to capture in the best way possible the spirit of the Lycian and Mediterranean cultures into his paintings.

    Cukurova also takes the colors of other Anatolian cultures as the subjects of his paintings, using the experience of his travels to some of Anatolia’s unknown corners.

    Cukurova’s "Echoes" exhibition can be seen at Ataturk Kultur Merkezi in Istanbul until Jan. 31, 2004.

    Aydin Cukurova

    Artist Aydin Cukurova graduated from Marmara University’s Faculty of Fine Arts in 1990. After his exhibitions titled "Bulus" (Discovery), "Dusler" (Dreams), "Izler" (Signs), "Imgeler" (Images), he began working with the transparency technique he invented. Cukurova displayed the first examples of this technique with the trio, "From the Past to the Future," comprising the exhibitions called "Gizler" (Secrets), "Sesler" (Voices) and "Derinlikler" (Depths).

    In addition to painting, photography and writing, Cukurova has made traveling a way of life. He has journeyed to Iran, Pakistan, India, Nepal, Sri Lanka, South Africa, the Far East and many countries in Europe. His writings and photographs have been published in numerous periodicals and papers. Cukurova continues to produce his work in his workshop in Antalya’s Kas district.

    Coffee-cup reading: An old tradition revisits Ankara

    ANKARA - Turkish Daily News

    Young people in Ankara nowadays are rediscovering the joy of an old tradition at fashionable cafes in which ordinary-looking men and women are telling them "everything that is happening and that will happen" in their lives by reading the grounds in their coffee cups.

    First started at a small cafe in Ankara’s Kizilay Square, the number of such cafes has skyrocketed due to a surprising demand from young people, many of whom are worried about their future, in particular their employment and life prospects.

    In fact, telling fortunes by inspecting the grounds remaining in coffee cups is a centuries-old tradition in Anatolia as well as across the entire Middle East but one that has been remembered only recently by the modern young generation in Turkey.

    Coffee-cup reading was at the center of social interaction during the Ottoman period, with women in particular engaging in that activity when visiting their female friends.

    The tradition holds that after the guest has consumed their coffee and the cup is turned upside down on the saucer and allowed to cool, the hostess then performs a fortune reading from the coffee grounds remaining in the cup, followed by lengthy conversations.

    Once perceiving coffee-cup reading as an old-fashioned and outdated activity far from a rationalist way of thinking, the young generation has found itself eagerly flocking to such cafes to learn about their future, although they are pretty much aware that what the fortune teller says to them is completely made up.

    "She even described what kind of place I live in, with all the details. I don’t know how she did it," says Pinar Sensoy, a 22-year-old biology student, seemingly astonished by what the coffee-cup reader told her.

    "Of course, I don’t believe what they say, but it’s something that attracts people, I mean, hearing someone talk about your life, telling you about your future, about your personal characteristics," says another university student, Burcu Buyukyasar.

    However, the tradition is not the same as it was in the past since its form is changing to adapt to modern-day conditions.

    The devotees of coffee-cup readers are no longer guests at a house but rather are patrons of a cafe, and the coffee-cup readers are no longer hostesses but instead are regularly paid "professionals" who are expected to read the maximum number of coffee cups a minimum amount of time.

    In addition, women are not the only ones going to such cafes to listen to coffee-cup readers. There are many men among the clients of these cafes.

    Clash of interests among cafe owners

    The increasing demand for coffee-cup reading has also caused a clash of interests and controversy among coffee-house owners in Ankara.

    Ankara Chamber of Coffee House Owners deputy chairman Necati Ulukan filed a complaint with the court against coffee-house owners who provide coffee-cup reading at their cafes, an article that appeared in daily Hurriyet said.

    "It creates unfair competition, and coffee-cup-reading cafes are against the law. They are not allowed to do such things in order to attract more clients," Ulukan said.

    "We will use all means at our disposal to stop this coffee-cup-reading-cafe madness," he added.

    ‘AKP acts like 21st century sultans’

  • Amazed by the significant power in their hands, AKP seems set for the second time of one-party rule in the coming local elections with many check and balance factors lacking. Many warn of this democracy-threatening situation awaiting Turkey
  • ANKARA - Turkish Daily News

    "AKP is using the qualified majority system as if it is an overall majority system. It relies too much on its relative power in numbers. So this makes AKP behave as if it is the `ultimate sovereign` of this country rather than the ruling party. The party does not play the rules of the `multi-party democracy` game properly," says Republican People’s Party (CHP) deputy and renowned film artist Berhan Simsek, analyzing the current situation in Turkey as the local elections near.

    So, how did the ruling AKP arrive at such a point today?

    First, everyone was shocked when the Islamic-rooted Justice and Development Party (AKP) declared its victory in the Nov. 2002 general elections, setting aside many traditional parties in modern Turkish politics.

    In an initial move to calm down the circles who are highly concerned about its Islamic roots and fear this characteristic would be a threat to the secular structure of Turkey, AKP announced that it will remain loyal to the basic principles that built the Republic of Turkey.

    Then came the curiosity. Everyone was wondering about AKP’s performance in government, in what direction they would direct the country, if they were sincere in their statements, if they had a secret Islamist agenda and so on.

    Later they gained respect and congratulations from the people especially for their performance in pushing Turkey’s European Union bid which is perceived as the ultimate goal of Turkey’s 80-year-long modernization process.

    "Ataturk’s goal of reaching the contemporary civilizations level has come to be owned by the AKP. As a party once seriously accused of being an Islamist in search of changing Turkey’s regime, suddenly it became the defender of the modernization and westernization process," said Cuneyt Ulsever, Hurriyet newspaper columnist. "By this way it gained sympathy from many people who used to have doubts about this party," he added.

    During the stage after this period, AKP were amazed by the power they held in their hands and many people dragged themselves into the excitement of AKP’s achievements in the domestic and international arenas.

    "AKP, being aware of the significant power in their hands, behaved as if they were 21st century sultans," comments Simsek.

    "Relying too much on its relative power in numbers in Parliament, AKP acts, rather than a government, as if it is the ultimate sovereign of this country. This causes a huge problem of illegitimate use of unlimited power. And this is the point where the danger comes in," says Simsek.

    "For the first time in the republic’s history, opinion polls reveal that the voting capacity of the ruling party is five times larger than the closest party. This is a strange as well as a very dangerous situation especially for the development of democracy in Turkey," said Ulsever.

    ‘Media: Reason or result of the situation?’

    The media together with many NGOs and civil society organizations, enjoy the situation of having a relatively successful government after years of instability became ultimate supporters of the government and their achievements.

    Though complaining about this tendency in the media, the perceptions of Simsek and Ulsever were different on the issue.

    CHP deputy Simsek portrays the media as responsible for AKP’s feeling as if the "ultimate sovereign of the country," saying, "AKP has achieved many successes, however it has many failures, too. But the public cannot see the failures of the party. This is largely due to the role and influence of the media, and thus misrepresenting the failures of the current government. There is no opposition provided by the media. Instead `opposition to opposition` mentality exists in Turkey."

    Ulsever suggests a different approach to the situation: "The media who has long insisted to ignore people who are now in AKP cadres, became confused. They didn’t know what to do when these people become the sole ruling party of this country. I see people defending Erdogan now who once wrote harsh criticisms against him. But I think the media is still having a period of confusion."

    In the absence of an effective opposition

    Simsek says people should understand that CHP was the only alternative to AKP and support CHP if they want to get rid of this democracy-threatening situation.

    He notes that what it seems as the achievements of the government in fact stem from its passive policies: "This government is staying away from saying `no` to any kind of issues regarding its policies. One area is economy. Economy is in the hands of the IMF, state ministers allowed the IMF to govern this area. Cyprus is another one where the government seems to have no power at all. Kofi Annan under the umbrella of the United Nations has the authority in approaching the settlement of the issue. It is also the case for national security. The United States has dominance in this area. However, for the sake of this country, one must have the ability to say no when needed."

    Ulsever on the other side shows the CHP’s policies as the root cause of AKP’s gaining major power in Turkey, noting that the major power of AKP could only be balanced if the opposition competes with the government for more freedom and democratization.

    "While, AKP seems to be the party defending modernization, CHP became the party defending the status-quo and the state mentality. It presents nothing new to the political scene and therefore its statements have remained as cliches. CHP failed to obtain the support of those who do not favor AKP. As a result, AKP began using the advantage of no effective opposition."

    "The opposition should engage with the government to promote freedom and democratization and focus on the failures of the government. By this way, AKP would feel it is being supervised and this would balance its power. In addition it would also contribute to democracy in Turkey," said Ulsever.

    ‘Honor’ killings spread to big cities

  • Previously known as a practice carried out exclusively in impoverished rural areas in which there is lack of education, honor killings are occurring with increasing frequency in Turkey’s big cities, where migrations have left families stuck in between modern lifestyles and freedoms and a centuries-old way of thinking
  • ANKARA - Turkish Daily News

    In Izmir, a highly developed Aegean city characterized by many as the most Westernized urban area in Turkey, Hasan Erdogan, a 53-year-old lawyer, killed his daughter, Ayse Erdogan, 22 years of age and seven months pregnant, for having married a man without his permission and becoming pregnant by him.

    Again in the same city, Cahit Ince killed his pregnant sister, who was to give birth to a child out of wedlock.

    In Istanbul, Turkey’s biggest and most industrialized city, Sait Kina killed his 13-year-old daughter, Dilber, for "going out with boys and running away from home from time to time."

    The issue of so-called honor killings recently appeared once again on the agenda when Turkey read the tragic story of Guldunya Toren. Toren, who was from Erler village in the southeastern province of Bitlis, was shot and wounded by her brothers on the street and then killed by them while lying in a hospital bed. Her "sin" was giving birth to a baby out of wedlock, which was perceived by family members as bringing dishonor to the family.

    Honor killings are generally seen in the feudal, patriarchal society of rural villages, where a woman’s honor is a family’s only measurable commodity in an impoverished community and male family members gather to vote on the death of women.

    We hear about many incidents like that of Guldunya happening in Urfa, Bitlis, Diyarbakir and other provinces mostly in southeastern Turkey; however, in recent years, the practice has spread to urban areas, where people live in a relatively modern environment. The rate of honor killings, which were originally a common practice in Turkey’s less-educated and poor Southeast, are now increasing significantly in big cities.

    Second-generation girls in big cities also subject of violence, pressure

    The second generation of girls in migrant families living in big cities — who received a better education than their sisters in the Southeast and whose economic conditions are relatively improved — are also exposed to heavy pressure, violence and even honor killings when they do something their families believe damages the family honor or respectability or is perceived as bringing shame on them.

    The continuation of such an attitude towards women in big cities could first be seen as a contradiction; however, as male dominant and patriarchal values remain very strong among the majority of Turkey’s urbanizing families and as girls become more mobile and well educated, the chance that their activities will be viewed as suspect increases.

    Turkey, stuck between the influences of East and West, is one of the world’s most rapidly urbanizing countries, having shifted in less than half a century from a country where 75 percent of the population lived in rural areas to one in which the same proportion lives in cities.

    As members of Turkey’s younger generation, especially girls, become better educated and more exposed to the world through television and city life in big cities, they are increasingly rebelling against parents who cling to traditions that prohibit socializing with the opposite sex, choosing a husband or freely going out with friends.

    "Among the majority of people, some values still remain the same while modernity alters every aspect of life and common perceptions," says Sertac Ekinci, a 28-year-old lawyer whose family migrated from Diyarbakir to Ankara only a short time before his birth.

    Up until only a few weeks ago, the Turkish Penal Code (TCK) allowed perpetrators of honor killings to enjoy reduced prison terms under the defenses of "acting in the heat of anger" or "unjust provocation." In addition, just after Guldunya’s blatant murder, even Guldal Aksit, a respected female minister responsible for women’s affairs said, "If the baby’s family does not allow government protection, there is nothing we can do; we cannot intervene," drawing harsh criticism from lawyers at women’s rights associations who argued that according to the Turkish Civil Code the state cannot give the baby to his family since his life is at risk.

    "When we confront the terror of tradition — honor killings — in the newspapers, we say, ‘What kind of a tradition is this; whose honor is this?’ and we condemn the killings. But in fact the mentality that can result in the murder of a woman still prevails among a majority of people in Turkey, including those who have received a good education and who have a higher standard of living. If such incidents had not ended in someone’s death, surely a majority of us would not have reacted adversely to any of these cases. Moreover, some of us would even say that such a girl should be punished and brought into line," says Hasan Ceylan, a columnist on an Internet news site.

    Ekinci best explains the attitude of migrant families towards their children: "Some of the families who migrate to big cities and have their children educated in these cities try to accept the situation. They want their children to receive a better education and to be able to speak two or three languages, but the cost of this is to make concessions in some of their values that are now outdated. So they are more able to harmonize with the situation and are more tolerant of the behaviors of their children against which they would normally react because they are considering the futures of their children. However, others can’t digest this; they want their traditions to continue without change and they become fiercer when they confront situations that they consider unacceptable according to their way of thinking. They expose their daughters to pressure and violence and in extreme cases, the situation even results in honor killings within these families."

    Turkey’s best-selling novelist speaks in Ankara

  • Being a popular novelist and having a small group of devotees is not a contradiction, says Turkey’s leading writer, Orhan Pamuk, adding, ‘I have both’


  • ANKARA - Turkish Daily News

    Internationally renowned Turkish novelist Orhan Pamuk said he was not uncomfortable with his sophisticated style becoming more accessible to the masses but said he was aware his true audience were few in number.

    Pamuk addressed students attending a conference at Ankara’s Middle East Technical University (METU) on Wednesday, sharing the experiences, ironies and conflicts he has had over the past 31 years while building his career as a novelist.

    "I don’t think it’s a bad thing that a large number of people are buying my novels. This is not a loss. However, I also don’t believe that I write for everyone. There are a number of people in Turkey who read books, and I am writing for them," said Pamuk.

    Upon a question of whether he wanted to be a popular novelist or a novelist with a limited but devoted audience base, Pamuk said, "These are not contradictory, because I have both."

    Having experienced the success of becoming a best-selling novelist in a country in which the book-reading public is extremely small, Pamuk has often been the target of criticism for the conduct of advertising campaigns for his books — complete with his picture plastered on billboards in big cities — a style to which traditional Turkish readers are unaccustomed.

    Still, he doesn’t seem to be surprised by his every move causing controversy and questions in people’s minds, especially since his perceptions of things going on around him, his political stance and his way of life — which seem to belong nowhere and which appear to be unlike those of any other group of people — are considered.

    Tragedy of novelists on world’s periphery

    In response to a question posed at the conference, Pamuk said: "When an author in the West writes about the ordinary elements of life — the pain, the sorrow, the happiness he sees around him, it is characterized as a story of humanity. But when an author from a country on the periphery does the same thing, he is perceived as having voiced ethnic problems. This is the tragedy of an author living on the periphery but who borrows knowledge and techniques accumulated by West."

    As to his discomfort in being perceived as voicing generalizations, Pamuk added: "However, it is also meaningless to display hostility towards the West because such an approach may turn into prejudice against the West, which is not a good thing."

    Who is Orhan Pamuk?

    Pamuk is by far the country’s most prolific best-selling novelist, and his books have been translated into more than 20 languages. His first novel, "Cevdet Bey and His Sons," a dynastic saga of the Istanbul bourgeoisie, appeared in 1982 after an eight-year search for a publisher.

    His second novel, "The White Castle" (published in 1979 but translated in 1990), the story of a Turkish master and his European slave, is a perfect example of his melding of modern with traditional Eastern elements. By the end of the novel the two main characters are indistinguishable. One of them dies, but we are not quite sure which one.

    With his fourth novel, "The Black Book" (1990), a mystery that arrives at no obvious solution, Pamuk confirmed his international reputation.

    Pamuk’s novel "My Name is Red," a detective story of sorts, a multi-layered tale of revenge and jealousy growing out of the Ottomans and the rise of the Christian West, also attracted the attention of many Western readers.

    His novels are rich with allusion to old Sufi stories and traditional Islamic tales as well as the tinsel of popular culture.

    His other books are "Secret Face," "Silent House," "New Life," "Other Colors," "Snow" and his latest, "Istanbul, Memoirs and the City."

    In an article that appeared in Time magazine, journalist Andrew Finkel wrote: "His work is a rejection of an intellectual tradition that aspired to be Western by forgetting about the past. ‘If you try to repress memories, something always comes back,’ Pamuk says. ‘I’m what comes back’."

    Traces of Turkish melodies in new-generation alternative rock

  • They’ve grown up listening to Pearl Jam, Nirvana, Sex Pistols, dreaming of playing like these bands. But they suddenly find themselves covering ‘Sabuha,’ a famous arabesque song by Ibrahim Tatlises and being more involved in the music of their own culture and geography. The young Ankara band, Sex’n'dirt, is progressing well, ‘making the music they feel’


  • ANKARA - Turkish Daily News

    "The new generation of people who usually listen to foreign alternative rock have grown up hearing arabesque music — Turkish classical songs — all around them. This has been the most listened-to music in Turkey’s recent history, and we can’t isolate ourselves from this. What we are now doing is reflecting these songs in the music we are used to playing," says Tuna of Sex’n'dirt, a young alternative rock band from Ankara.

    Especially in recent years, there have been bands combining alternative rock with well-known Turkish melodies. The members of these bands are all well-educated people. What is characteristic about these bands is that their members have never bought a Turkish album in their lives, though not consciously, rejecting inclusion in the masses of people who like to listen to arabesque or Turkish classical music. Some of them even used to view this type of music with pity; however, they later began to research the identity of their music, and now they reflect these Turkish melodies in their alternative rock sound.

    Ankara’s new band Sex’n'dirt is performing covers to well-known songs from Turkey’s recent popular music scene, dominated by arabesque and Turkish classical music.

    The band was established in 1999 by Erdem Ocak (guitarist) and Tuna Velibasoglu (vocalist), who had a separate punk rock band at the time. Serter Karadeniz (drummer), the person who first suggested including Turkish melodies in the songs, and Umut Dal (base-player) joined the band later. Their initial aim was to play the songs of bands they were listening to, such as Pearl Jam, Nirvana, Sex Pistols, Greenday, NOFX, Limp Bizkit, Clash, etc.

    "After a while, we started to feel nothing for the music we were playing. The main thing about music is the feeling, and the music we used to play lacked this. Now we are rearranging arabesque and Turkish music and combining it with an alternative rock base. Now we are making music we can feel and are happy with that," says Tuna.

    "Among the songs we play, there are pieces from Ibrahim Tatlises, Muzeyyen Senar, Zeki Muren, Muslum Gurses and even Hakan Tasiyan. In fact, we don’t listen to this kind of music. We didn’t even own one of these people’s albums. If you asked us our favorite type of music or band, we wouldn’t include these on the list. This has just come naturally," notes Erdem.

    Asked the significance of their band’s name, Sex’n'dirt, they say it has no special meaning. "We just thought it would be funny and interesting," they said. When a Turk says their name using English pronunciation, it comes out meaning "eighty four" in Turkish. Although they say the name has no meaning, and it in fact reflects their position in between Western rock and Turkish music.

    ‘Doing an East and West synthesis is not our mission’

    However, they are not attempting to do a synthesis of Western rock and Turkish music; this has never been their intent. "We didn’t come up with a mission to do an East-West synthesis or to give arabesque music a Western look. We just wanted to do what comes from inside," they say.

    Indeed, they are not the first generation to experience this state of "being in between." Its history goes back to the ’60s and ’70s, when the Anadolu bands and performers started out with garage and psychedelic music swirling around in their heads. Cem Karaca and his bands (Apaslar, Kardaslar), Mogollar, Baris Manco, Bunalimlar, Haramiler were important figures in Turkish music who experienced this state of being.

    In addition to that, in recent years Istanbul-based Turkish alternative rock bands like Kurban or Duman have come up with their mixture of Western rock and Turkish melodies.

    During our interview, Sex’n'dirt members emphasized that they are not copying these bands that are also playing covers to well-known arabesque or Turkish classical music songs. "We began playing covers of songs such as ‘Sabuha’ and ‘Mavi Mavi’ well before Duman released its first album. Some people don’t believe us when we say this. But when making this kind of music, our aim has never been to copy these groups and get a share of the kind of music that has recently become popular in Turkey. This can’t be true since we are not a band playing music to make money."

    ‘We all grew up in this country; we can’t isolate ourselves from our environment’

    "When we play on stage, our music touches people who normally listen to electronic, rock or trance music. You can see someone who looks like a trance music fan singing Ibrahim Tatlises’ ‘Mavi Mavi Masmavi’ with much joy. It hasn’t been easy getting some people to accept this music. There have been many people telling us that we should return to playing the music of Western alternative rock groups. But the fact is, I think, we have all grown up in this country. Arabesque and Turkish classical music have been the most popular kinds of music in Turkey, and you are influenced by it in a way. One can’t isolate himself or herself from his or her own environment, regardless of the fact that he or she listens to different kinds of music," says Tuna.

    Asked about the reaction of older people, Tuna replies that although these people initially approach the issue by saying, "You don’t understanding anything about what these songs tell people," they later welcome their music after giving it a chance.

    "We performed a concert in Fethiye. In that concert, even 7-year-old girls were dancing to our music, and men and women aged 50 or 60 were singing the songs with us. I think the reason that older people enjoy listening to us is that we are trying to avoid damaging the general structure of the songs we play. We aren’t damaging the melodies, but we make huge changes in the base of the songs."

    Sex’n'dirt is performing concerts all over the country, especially at universities. They expect their album to be released soon.

    September 30, 2006

    balooning

    Filed under: Uncategorized

    That’s exactly the word that would describe what I plan to do with this blog…balooning my long distressed ideas in my fashion…A way of struggling with the realities of the outside world and also realities of the hidden gazes of my mind…An effort to stay awake and still have a conscious and healthy mind…Thanks to my poor knowledge on technology and simply internet –not too far from having an email address and checking it out from time to time and searching the google–, it’s taken me too long to have blog…Gec olsun guc olmasin, I have one now at least…And so  happy as below:)bebelere balon






















    Get free blog up and running in minutes with Blogsome
    Theme designed by B A Khan